Diyor ki: “Beni alın götürebildiğiniz kadar ileriye götürün. Hatta imkân varsa surların içine girin ve beni oraya gömün! Biz İstanbul’u fethetmek için geldik, ama bana nasip değil. Ne var ki bir gün Efendimiz’in bu haberi mutlaka çıkacak ve bu müjdesi mutlaka tahakkuk edecektir. Ben burada gömülü olayım. Yanı başımdan geçen İslâm süvarilerinin kılıçlarının, kalkanlarının şakırtılarını işitmek hoşuma gider. Bırakın, hiç olmazsa o leventlerin seslerini duyayım.”
Aradan 5-6 asır geçiyor, Cenâb-ı Hak o muştuyu, yağız Türk levendi 22 yaşındaki Hz. Fatih’e nasip ve müyesser ediyor. Çağ açma kapama, Nebinin iltifatına mazhar olma, Avrupa’ya açılacak Hayber kapısı gibi demir kapıyı kırma ve Muhammedî ruhu tastamam temsil etme, kaderin tatlı cilvesi ona nasip oluyor. Allah’ın takdiri ya; adı bile Mehmet, yani Muhammed Fatih olmuştur. Evet O, Muhammedîliği âdeta bir Mehdi mahiyetinde temsil etmiştir. Ebû Eyyub el-Ensarî Hazretlerinin duyduğu nâra, Fatih’in nârası ve takdirle karşılayıp “Hoş geldiniz!” dediği ordu da onun ordusudur.
İşte, ister irşad ve tebliğ, isterse maddî cihad adına, böylesine delice kendisini bu işe adamış kimseler, cihanı fethederler ve fethettikleri yerleri de asırlarca ellerinde tutabilirler. Efendimiz’in bir hadislerinde buyurdukları gibi, daha sonra, Müslümanların ruhunu “vehen”6 yani “ölüm korkusu” sarınca, elde edilen her şey, teker teker kaybedilmeye başlar. Bizim 2-3 asır öncesine kadar insanlık tarihinde ağır ve büyük bir yerimiz vardı. Bugün ise bu durumu kaybetmiş bulunuyoruz. Bu meselenin tek izahı vardır: O da üstün olduğumuz zaman İslâmî bir ruh taşıyor, Allah’a inkıyat ve teslimiyetimizi sağlam tutuyorduk. Gerilediğimiz dönemde ise ruhlarımızı “vehen”in, korkunun, zaafın, hayat sevgisinin ve istikbal endişesinin sardığını görüyoruz.