“(Süheyl henüz İslâm’a girmemişti. O, İslâmiyet’e en son girenlerdendir. Yumuşak, mülâyim bir insandı. Orada Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı da hırçınca davranmamıştı. Allah’ın lütfuyla kalbinin yumuşaklığının mükâfatını görmüş, daha sonra İslâm’ın nuruyla nurlanmış ve hayatının son senelerinde Sallallâhu aleyhi ve sellem’in mübarek halkasına girmişti.) Beyhude uğraşmayın! Siz O’nunla başa çıkamazsınız. Ben Kisraların, Kayserlerin saraylarında bulundum, her tebaanın büyüklerine karşı ihtiramına şahit oldum. Fakat benim bu zât ve etrafındakilerde gördüğüm şeyi hiçbir yerde görmedim. Abdest alıyordu, uzuvlarından damlayan suların bir damlası bile yere düşmüyordu.. herkes ellerini tutuyor, ellerine damlayan damlacıkları yüzlerine gözlerine sürüyordu.”
Evet, sahabiler Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı o derece tazimkâr ve bağlılık içindeydiler! Hâlbuki Efendimiz kendisine ayağa kalkanlara şöyle diyordu: “Acemlerin büyüklerine ayağa kalktığı gibi ayağa kalkmayın.”3 Ama yine de kalkıyorlardı. Tevazu gösterdikçe büyüyor, büyüyor ve başı meleklerin bulunduğu makamları dahi aşıyordu.
Efendimiz’in Hz. Cibril’i görünce korktuğu rivayet edilmektedir. Vahyin bidayetinde öyle olmuştu. Fakat, bir Resûlullah âşığının dediği gibi “Eğer Cebrail (aleyhisselâm) hakikat-i Ahmediye’nin perde arkasını müşâhede etseydi, kıyamete kadar bayılır kalır ve bir daha da kendine gelemezdi.”
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah ile irtibatının kuvveti nisbetinde daima büyüyordu. Ama her büyüme, onda katlanıp katlanıp daha derin tevazua bürünüyordu. Evet O kendisini insanlardan herhangi bir insan sayıyor, ondan öte muameleden de rahatsız oluyordu.