Allah Resûlü bu iki haliyle de hep en doğruyu temsil ediyordu. Bunlardan birisinde, İslâm düşmanlarına karşı temsil buyurdukları İslâm şahs-ı mânevîsi adına açlıktan, fakr u zaruretten, borçtan ve düşmanların kahrından Allah’a sığınıyor ve bunlardan, yılandan çiyandan nefret eder gibi nefret ediyordu. O, bu noktada ümmeti adına hareket ediyordu ve kâfirleri sultası altına almaya gayret ediyordu. Zaten Fahr-i Kâinat Efendimiz, şahsen de hiçbir kâfirin tahakkümüne katlanmaz ve bu mezelleti asla kabul edemezdi.
Diğer yönüyle Efendimiz, mü’minler arasında daha ziyade fakir ve fukara ile haşir-neşirdi. Allah (celle celaluhu) O’na böyle bir ahlâkı talim buyurmuştu. Mekke ileri gelenleri yer yer Allah Resûlü’ne geliyor ve “Şu sıradan insanları yanından uzaklaştır da biz gelelim” teklifinde bulunuyorlardı. Efendimiz böyle bir şeye asla yanaşmıyor, kalb-i pâk-i Nebevî bundan rencide oluyordu. Fakat bir beşer olarak binde bir meyil ihtimali oldu mu bilemem; ama Allah konuyla alakalı hemen tebcil edalı bir tenbihte bulunuyor ve böyle bir teklif karşısında sanki Efendimiz’e, “Bilal-i Habeşî, Suheyb-i Rûmî, Habbab bin Eret ve Ammar gibi… köle ve fakir fukarayla beraber kalmaya sabret!” diyordu.112