İkinci bir mesele şudur: İnsan, Hak’tan gelen akdes ve mukaddes tecellîler altında, yer yer bir bahar havası içinde meleğe döner, rengârenk, revnaktâr bir hâl alır. Fakat yer yer, o akdes ve mukaddes feyizler, Zât’tan ve sıfatlardan gelen esintiler kesilir. Bu duruma kabz hâli diyoruz. Allah, Kâbız (sıkan, daraltan) ismi/sıfatı ile tecellî eder. Bu durumda insanın duygularında kasılma olur. Vücutta bir kısım organlardaki kasılmalar gibi insanın sırrında, hafâsında, ahfâsında, letâifinde kasılmalar meydana gelir. O zaman öbür âlemden gelen hiçbir şeyi alamaz olur. Düğmesi çevrilmiş, kapanmış bir almaç gibi öbür taraf ne kadar sinyal gönderirse göndersin hiçbir şey alamaz. Vaaz u nasihat dinler fakat kulağına bir şey girmez. Namaz kılar ama bir ekinin yatış kalkışı gibi yatıp kalkar. Allah (celle celâluhu), Bâsıt (yayan, genişleten, geniş imkânlar veren) olduğu gibi aynı zamanda Kâbız’dır. Bazen o ismin, bazen de bu ismin tecellilerine mazhariyet, insan olmanın bir hususiyeti ve gereğidir. O olduğu gibi bu da olacaktır. İnsan, yer yer dünyalara sığamayacak, dünyaya tekme atacak, Allah’a doğru kanat çırpıp pervaz edecek ve yer yer de bir ceviz kabuğu içinde kendisini mahpus görecek, bir zerrede, bir anda, bir lahzada boğulup gidecek mahiyette yaratılmıştır.