Bediüzzaman, hem bu mânâyı hem de hadisin mânâsını ifade ederken şöyle der: “Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mizanı bilmeli: Her adam için elbette cemiyet-i beşerde, içtimaî binada, görmek görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. Eğer pencere, kâmet-i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetâvül edecek, uzanacak. Eğer pencere, kâmet-i himmetinden alçaksa, tevazuyla tekavvüs edecek, eğilecek. Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklük mizanıdır büyüklük…”120 Zannediyorum yukarıda zikrettiğimiz hadisin mânâsının böylesine derin anlatılmış olması, asrımıza kadar çok az kimseye nasip ve müyesser olmuştur.
Hadisten ve meselenin ruhundan anlıyoruz ki, mü’minin hem Hak, hem de halk karşısındaki durumu tevazu ile ortaya çıkmaktadır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cibril-i Emin ile otururken, hayattaki mazlûmiyet, mağduriyet ve yokluklardan içine şikâyet gibi bir şey gelir ve Cibril’e şöyle der: “Ya Cibril! İki-üç gün var ki peygamber hanesinde bir çorba pişmedi.” Efendimiz böyle der demez hemen İsrafil (aleyhisselam) iner ve şöyle der: “Allah’ın selamı var Ya Resulallah! Buyurdular ki, melik bir peygamber mi, yoksa fakir, mütevazı hayat yaşayan bir peygamber mi olmak istiyorsunuz?”
Hakikatlere aşina olan Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönlü bunlara alışıktı ve diyeceği sözü biliyordu. Bu sırada hayat-ı içtimaiyede kendisi için faydalı olabilecek şeyi seçmede melekût âleminin sultanı Cibril’in yüzüne baktı. Cibril-i Emin “Tevazu Ya Muhammed!” diyordu. Efendimiz de, “Kul bir peygamber olmayı isterim.” buyurdular.121