Âfâka ait bir diğer örnek de Yâsîn Sûre-i Celîlesindeki وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِوَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِلَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَۤا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ “Güneş de onlara bir âyet ve bir delildir, akar durur hep yörüngesinde; bu, o Azîz ve her şeyi kuşatan ilm-i muhit sahibinin takdir ve tayini iledir. Biz, Ay için de bir kısım menziller (metâli’) takdir ettik; o (bu menzillerdeki seyahatinin sonunda) eski bir hurma çöpü gibi kavisimsi bir hâl alır. Ne Güneş’in Ay’a yetişmesi ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi söz konusudur. Gök cisimlerinin hepsi değişik bir yörüngede yüzer durur.” (Yâsîn sûresi, 36/38-40) âyetleriyle ortaya konan hakikattir. Başta insanlar, sonra hayvanî, nebâtî hatta madenî varlıkların teşhiri ve temaşaya sunulması adına bir meşher mahiyetinde yaratılan yerküre, Ay, Güneş ve diğer gök cisimlerinin hatta Samanyolu gibi galaksilerin, hep birer kanun-u vahdetle iç içe, pek çok gaye ve maksadı gerçekleştirmek üzere feza-yı ıtlakta tıpkı gemiler gibi yüzüp durdukları, hem de her çağ insanının anlayabileceği bir üslupla vurgulanmaktadır ki, günümüze kadar tecrübe ve müşâhedeye dayanan pozitif hiçbir tespite muhalif düşmemiştir ve düşmeyecektir de...