İçeriğe geç
35. Bölüm

Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (19. âyet)

صَيِّب kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Burada özel seçilmiştir. “Matar” denseydi bunu tam ifade edemezdi. “Midrâr” kullanılsaydı o da uygun düşmeyecekti; düşmeyecekti zira “sayyib” nekreliğiyle bir taraftan sağanak sağanak bardaktan boşanır gibi yağmuru, diğer taraftan da bunun neticesinde oluşan musibetin geldiği âlemi ifade etmektedir; zira “musibet” ile “sayyib” aynı kökten gelen kelimelerdir.

سَمَاء kelimesinin “sayyib”ten sonra zikredilmesine gelince, bilinmelidir ki, sema ulvîdir, insan dua ederken de hep elini yukarıya doğru kaldırır, yağmursa yukarıdan aşağıya doğru gelir. İsm-i cins olarak getirilen bu kelime bulutun ihâta sahasını göstermek için “Bütün sema bulutlarla kapalıydı.” mânâsını ima eder. Bu, bulutun dehşetini, yağmurun dehşetini, hususiyle onların iç dünyalarında işin azametini gösterme bakımından resmedilen tabloyu tamamlayıcı bir ifadedir.

فِيهِ ظُلُمَاتٌ “Onda zulmetler var.” derken her bedbin ve karamsar insan, kendi dünyasını karanlık gördüğü gibi onlar da bu karanlıkların kendi dünyalarına hâkim olduğunu zannetmektedirler. Evet insan, biraz bedbin, az da karamsar oldu mu öyle zanneder ki, çepeçevre bütün musibetler hep onun başına gelmektedir. Evet, burada öyle bir semadan bahsediliyor ki o sema altında mütehayyir, mütereddit, müzebzeb bir toplum bulunmaktadır. Bunlar ümit ettikleri şeyde nevmit (ümitsiz) olmakta; ümitsizliğe düştükleri yerde de kendilerini şaşırtacak bir nimet, bir ihsan emaresiyle karşılaşmaktadırlar.

İşte böylesine ruh bozukluğu ve dengesizlik içinde bir yığın kendi dünyalarını çok karanlık görmektedirler ki, فِيهِ ظُلُمَاتٌ mümesselün leh’in hâlet-i ruhiyesini gösterir.

ظُلُمَاتٌ kelimesi, arz edildiği gibi:

1. O iç içe müterâkim bulutların onların bütün ışığını alıp götürdüğünü vurgulamak;

392