İçeriğe geç

أَصَابِعَهُمْ kelimesi, o esnada onların yaşadığı dehşetin azametini gözler önüne sermektedir; zira insan olumsuz bir sesi işitmemek için parmağını değil parmağının ucunu kulağına sokar. Bu itibarla da يَجْعَلُونَ أَنَامِلَهُمْ “Parmaklarının uçlarını kulaklarına sokarlar.” denebilirdi. Kur’ân “parmaklarını” diyor ki bu da onların neredeyse parmaklarının bütününü kulaklarına sokma gibi bir ürperti ve şaşkınlık içinde olduklarını göstermektedir.

اٰذَانِهِمْ denmesi de herkesin kendi kulaklarını tıkadığını göstermektedir; zira kelimedeki hem zamir cemi’ hem de kulak kelimesi cemi’dir. Burada da bir mübalağa mânâsı ifade edilmiş gibidir, zira sadece kulaklarını kapamakla iktifa etmiyorlar da “İki kulaklarını birden tıkıyorlar.” sözüyle de farklı bir mübalağa işaretleniyor. Şöyle ki onlar olup bitenleri duymamak için iki kulaklarını da birden tıkıyorlar.

Bunu مِنَ الصَّوَاعِقِ yani o sâikalardan ötürü yapıyorlardı. Onlarda korku o kadar derindi ki, bir his yanılması olarak, her gök gürültüsünün, her şimşeğin akabinde bir sâika meydana gelecek diye tir tir titriyorlardı.

Ben şahsen burada bir de onların bu durumlarına karşı bir istihzânın var olduğunu hissediyorum. Esas kulaklarını tıkadıkları an şimşeğin çaktığı andır. O anda dehşete kapılıp da gelecek şeyi beklemenin mânâsı yoktur. Çünkü zaten şimşek çaktığı an gök de gürlemiş, sâika da çoktan düşmüştür. Evet, bunlar iç içe hâdiselerdir. Münafıklarsa şaşkınlıklarının ifadesi olarak ancak şimşek çakıp gök gürledikten sonra kulaklarını tıkıyorlar. Hâlbuki şimşek görüldüğü zaman zaten olan olmuştur. Evet, bunlar gök gürültüsünü duyduktan sonra kulaklarını tıkıyorlar ki, bu kulak tıkama esasen uğradıkları o elim azaptan kurtulmaları için bir çare değildir. Sadece deve kuşunun başını kuma sokması gibi boş bir teselliden ibarettir.

395