Müfredat mânâsı (25. âyet)
Evvela, و görüldüğü gibi bir fehva ve ondan hâsıl bir lazımî mânâya işaret etmektedir.
بَشِّر kelimesi, tef’il babından “müjdele, bişâret ver” mânâsına bir emr-i hâzırdır. Türkçemizde buna muştu, bu ameliyeyi yapmaya da muştulama diyoruz. Tef’il babından olması itibarıyla, bu ameliyenin peyderpey ve aralıklarla yapılacağına işaret vardır, yani bir bişâretten sonra bir bişâret daha ver, demektir. Böylece Kur’ân, bu mübarek zümrenin ruhlarında, fıtratlarında nefret uyarabilecek şeylere meydan vermemiştir.
Ardından gelen اٰمَنُوا “İman ettiler.” sözü işin iman, عَمِلُوا “Amel ettiler.” sözü ise aksiyon yönünü hatırlatır. الصَّالِحَات “sâlih, iyi ameller” kelimesine gelince o da yapılacak şeylerin yararlı olmasını ihtar eder.
الصَّالِحَات kelimesi şu âna kadar görmediğimiz, görülmesi gerekli bir kelimedir. صَالِح veya صَالِحَة’nın cem’idir. Sâlih; yararlı, yaraşıklı, hayırlı şey, Cenab-ı Hakk’ın hoşuna gidecek, dünyada huzur, ahirette de bereket ve saadet vesilesi olan iş demektir. Bu kelime esasen bir sıfattır fakat burada isim olarak kullanılmıştır.
Daha önce üzerinde durmadığımız ikinci kelime جَنَّاتٍ’dir; جَنَّة kelimesinin cem’idir. Cennet, örtme/örtünme, perdelenme, gizlenme mânâlarına gelen جَنَّ – يَجُنُّ / يَجِنُّ – جُنُونًا kökündendir. Bizim Türkçede kullandığımız cinnet de aynı köktendir ki bir çeşit perdelenme demektir. Yani bu hâldeki insan, gözü görürken, kulağı işitirken, duyguları çalışırken görülecekleri doğru göremeyen kimse demektir.
Lügat itibarıyla cennet, ağacı bol olup da zemini görülmeyecek kadar girift ağaçların boy attığı bahçeye, bağistâna denir.
Şer’î mânâsıyla ve Kur’ân’da ekseriyet itibarıyla maksut olan şekliyle o, gayb olan, gözlerin göremediği; sevabın, hasenatın, sâlihatın mükâfat yurdu olan, hususiyetleri tasavvurları aşkın bir dâr-ı karardır.