خَالِدُونَ kelimesi, lügat mânâsı itibarıyla “uzun zaman kalanlar” demektir ki, خُلْد kökünden gelmektedir. Ne var ki şer-i şerifte çok defa ebed kelimesiyle takviye ve te’kid edildiğinden bunun da genelde ebediyet mânâsına geldiğine hükmedilmiştir. Vâkıa, Kur’ân-ı Kerim’de أَبَد kelimesi خَالِديِنَ ile beraber üç defa Nisâ Sûresi’nde, bir defa Mâide, iki defa Tevbe, bir defa Ahzâb, bir defa Teğâbün, bir defa Talâk, bir defa Cin, bir defa da Beyyine Sûresi’nde olmak üzere 11 yerde geçmektedir.[1]
Sebkat eden âyetlerle beraber nazar-ı itibara alındığında anlaşıldığı üzere, nübüvvet vazifesinin mühim bir rüknünü inzar teşkil ettiği gibi diğer bir rüknünü de tebşir teşkil etmektedir. Bu çerçevede mânâ-i münîfi şöyle ifade etmek mümkündür:
Habib-i Zîşânım! İman edip, mutlak ifadesiyle sâlihâtı eda eden kimseleri, altlarından ırmakların çağlayıp gittiği, akıp akıp durduğu cennetlerle müjdele! O cennetler ki, ne zaman onlara, onun nimetlerinden, meyvelerinden herhangi bir şey, rızık ve nasip olarak verilse, kendi aralarında muhavere sadedinde “Bu daha evvel dünyada ibadet hâlinde, Cennet’te nimet hâlinde ve birkaç gün evvel de burada emsaliyle bize nasip olan rızık cinsinden.” derler. O nimetler onlara böyle birbirine benzer şekilde ihsan edilir. Ve onlar orada yalnız değillerdir; onlar için orada ünsiyet edebilecekleri, içlerini dökecekleri, onlara inşirah üzere inşirah yaşatacak eşler de vardır ve bu eşler pâk mı pâk, nezih mi nezih, temiz mi temizdirler. Onlar orada, zevâl-i lezzetle de asla müteellim olmazlar, zira zevâl-i lezzet elemdir. Evet, onlar, mazhar oldukları bütün nimetlerle beraber Cennet’te “hâlidûn”durlar, kalıcıdırlar.