Bu husus İslâm dünyasında, farklı üslupla da olsa, o kadar çok dillendirildi ki, konunun artık itiraz edilmez bir müteâref hâline geldiği söylenebilir. Aslında Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’da bu türden tekvinî emirlerle alâkalı her biri birer mücellet mevzuu onlarca âyet-i kerime göstermek mümkündür; biz burada da şimdilik değişik âyetlerin birleşik noktası açısından kesb-i hakikat etmiş –mevzuun detaylarını o işin uzmanlarına havale ederek– bugüne kadar yazılmış olan ve yazılması beklenen hususları kuş bakışı bir kere daha işaretlemekle yetineceğiz.
Günümüzdeki ilmî araştırmalar sayesinde, yerkürenin de bir zamanlar tıpkı bir ateş topu, daha sonra sert bir kaya (kayaç) safhalarından geçtiği, Güneş sistemiyle alâkalı bir kısım özellikleri, müteakiben arzın atmosferle korunma altına alındığı.. dağ ve tepelerin dünyanın dengesini sağlama gibi icraat-ı ilâhiyeye perdedârlık yaptıkları.. kozmik ışınların Güneş kaynaklı oldukları… gibi jeoloji, astronomi, embriyoloji ve jinekoloji ile alâkalı ulûm-u müteârefe hâlini almış nice tespitler vardır ki bunların hemen hepsini icmalen de olsa Kur’ân’da görmek mümkündür. Evet, elektron kameralarla, anne karnındaki yaratılma sürecinin nasıl geliştiği, rahimde döllenen zigotun nasıl iki-dört-sekiz-on altı... şeklinde mitotik olarak çift çift bölünüp bir tekâmül vetiresi takip ettiği; keza yavrunun amniyon zarı (koruyan zar) ve decidua rahim duvarı derûnunda üç karanlık içinde yaratılış sürecinden geçtiği hususlarını işaretleyen bir hayli âyet mevcuttur.