İçeriğe geç
12. Bölüm

Hep Ağladık

Ağlamak kaderimiz oldu. Yıllar yılı ağlamadan başka bir şey bilemedik. Ölen insanımıza, yıkılan ümranımıza, târumâr olan harmanımıza ve kaidesiz kalan ümidimize ve cesaretimize… Hayat fanusumuzu elinde gördüğümüz Batılı, bizden çok evvel uzanmıştı musalla taşına… Onun ölümü, Nietzsche’nin, hayalinde tanrıya ölüm biçip de “tanrı öldü” diye ilan ettiği güne dayanır. Aslında ölen Batılı idi ve zavallı insanımızdı. Mahbesten çıkıyorum derken bataklığa gömülen insanımız… Her şeyi red ve inkâr eden serazad insanımız… Hangi mahbesten kurtulmuş ve neyi bulmuştu? Hiçbir şeyi… Ne kurtulduğu ne de bulduğu bir şey yoktu. Sadece hayat ritmi değişmiş ve farklı bir çizgide duyulan yine aynı cümbüştü.

Evet, Helene cadısı, yeni bir kalbe keman çekmişti. Kalbin kime ait olması ne ifade eder, zafer şeytanın olduktan sonra… Christopher Marlowe’da mağdur Doktor Faust, Goethe’de sadece Faust. Her iki toy âşığın mâşukası da Hellenizm Melikesi değil mi? Şeytan aynı şeytan, ama anlayan kim? Evvelki gün Truva önünde tahta at, dün Batıyı yutan bir dev, bugün bütün bir medeniyet enkazı üzerine oturmuş ejderha. Ümitlerimizle beraber duyarlılığımızı da alıp götüren bir ejderha…

Batıdaki kaynaşmadan, yıkılıştan bize ne; “Âb-ı pâk’e ne zarar vakvaka-i kurbağadan?” diyecekler çıkabilir. Ama, iş, hiç de öyle olmadı. Oradaki sarsıntı, bizi de yerle bir etti. Setler yıkıldı; köprüler çöktü; sular perişan oldu. Cami de gitti, mihrabı da… Bu kızıl kıyametin dışında kalamadık… Keşke kalabilseydik. Asırlar boyu geliştirdiğimiz, olgunlaştırdığımız topyekün kıymetlerimizle, bu büyük vakuma mukavemet edemedik ve yutulduk. Yutulduk ama, kesen, biçen, çiğneyen kendi dişlerimiz oldu.

41