Cinnet Yolculuğu
Neslimiz, yaşadığı dönemi bir enkaz yığını hâlinde devraldı. Yıkılmadık ve sökülmedik hiçbir tarafı kalmamış bir enkaz yığını hâlinde…
O, iradesine kement vurulmuş, tâli’inin yüzüne zift sıkılmış; doğruların eğri, eğrilerin doğru gösterildiği bir atmosfer içinde kendini buldu. Ve neyin ne olduğunu sezemeden akıntıya kapılıp gitti.
Ona, bu ölüm gayyasını Batı hazırlamıştı. Rehberliğini de o yapıyordu.
Ah o fettan rehber! Bari kendisi istikamette olabilseydi… Heyhât! Batı, kalbsizlik, ruhsuzluk ve inançsızlık içinde her gün biraz daha kasılıyor, büzülüyor ve kurumaya doğru gidiyordu. Bütün bir tarih boyunca, mukaddes sayıp omzunda taşıdığı her şeyi, bir hamlede silkip üzerinden atıyor ve gidip gırtlağına kadar levsiyâta gömülüyordu. Evet, bir mahbesten kurtulmuş gibi, Andre Gide’nin diliyle “Dünya Nimetleri”ne kavuşuyor ve kendisini visale ermiş görüyordu: “Evet evet kapkara geçti gençliğim; içim pişmanlıkla dolu. Toprağın tuzunu tadamıyorum. Ne de şu koca tuzlu denizinkini… Ağzım kapalı kaldı ve ellerim meyvelere uzanamadı; çünkü dua etmek için birbirine kenetlenmişlerdi.”
Zavallı Batılı.. bilmem ki, kendini o güne kadar var eden mazi, örf ve geleneklerin tahtına oturttuğu “dünya nimetleri”nden umduğunu bulabildi mi? Ne gezer… Bulduğu, hayal dünyasında bir “Yalancı Cennet” ve heder olmuş koskoca bir gayret..!
Ve artık bu aldanmış dünyada her şey durmadan değişiyor, değişenler tekrar değişikliğe tâbi tutuluyor; bir geliş-gidiş curcunasıdır sürüp gidiyordu…