İçeriğe geç

Oysa bir zamanlar, hep aynı şeylere inanıyor olmamız bizi birbirimize sımsıkı bağlıyor, ibadetlerimiz her gün birkaç kez bizi yan yana getiriyordu. Yüksek mefkûrelerimiz ve Hakk’a adanmış ruhlarımız sayesinde hem Hakk’a hem de halka her zaman yakın duruyorduk. Allah’a kul olma duygumuz bizi şuna-buna kulluk zilletinden kurtarıyor ve bize hakikî hürriyeti soluklama imkânı veriyordu. Düşünce ve inanç dünyamız itibarıyla âdeta bir hülya âlemi yaşıyorduk: Namaz kılıyor, Allah’a intisapla soluklanıyor; oruç tutuyor, O’nun yakınlığına yürüdüğümüzü hisseder gibi oluyor; zekât veriyor, kendimizi Allah’ın lütfettiği mal-mülk üzerinde birer emanetçi gibi görüyor ve karşı tarafa minnet etmeye bedel, hakkını alıp bizi sorumluluktan kurtardığı için minnettarlık duyuyor.. ve hemen ferdî her vazifemizde çevremize ipekler gibi yumuşak davranıyor, herkese sımsıcak mesajlar gönderiyor ve ömrümüzü ruh-u içtimaînin o ferah-feza ikliminde Cennet’e ermişler gibi geçiriyorduk. Herkesle beraberdik, acılarımızı bugün duyduğumuz ölçüde asla hissetmiyorduk ve vicdanlarımızın vüs’ati sayesinde, içten içe toplumun her yanında üfül üfül huzur esiyordu. Kibir târumâr, bencillik paramparça, gurur ayaklar altında, kıskançlık kapı kapı kovulan bir lanetlik, kin, nefret şeytana ve şeytanî evsafa karşı caydırıcı bir silah gibiydi ve her yanda bir kardeşlik ruhu nümâyândı.

37