Bütün bunları, kendilerine has derinlikleriyle duyup hissedebilenler, aczlerinin çehrelerinde Rabbilerinin sonsuz kudretini okur; fakr u ihtiyaçlarının simalarında O’nun servet ve zenginliğinin eserlerini görür; tefekkür ve şükür arası gelgitler yaşar, sürekli mârifetle soluklanır, bir aşk u şevk çağlayanı gibi gürler; sonra da yürür mihrabına ve Yaratan’ı karşısında iki büklüm olur. Zamanla böyle bir ruh, bir mârifet ve muhabbet tiryakisi hâlini alır; sever O’nu yürekten, saygıyla anar andığı zaman. Gönlünde magmalaşır aşk u iştiyak; dilinde içinden süzülüp gelen her biri bir kor iştiyak neşîdeleri, lisanında varlığın özünden fışkıran hikmet şiirleri, gözlerinde O’nun sonsuz güzelliğinin değişik dalga boyunda farklı tecellîleri; O’nu söyler her zaman bülbüller gibi şakıyarak; O’nu mırıldanır nazmında, nesrinde, “Bu O’nun hakkı” diyerek ve bir ihsan eri edasıyla O’nu görüyor gibi olmanın mehâfet ve mehâbetiyle oturup kalkmaya durur hayret ve hayranlık duyarak; duymalıdır da, zira o bunları görecek, duyacak, seslendirecek kıvamda yaratılmıştır. O, zâhir ve bâtın hâsseleriyle, yaratılanlar arasında bir farklılığın remzi ve bir teveccühün de işareti gibidir.