Evet, bir insanın gerek ilâhî hak ve vazifeleri, gerek kendine karşı sorumluluk ve vecibeleri, gerekse başkalarının haklarına saygılı davranması… gibi hususların hemen bütünü onun insan olma farklılığıyla dünyaya gönderilmesine terettüp eden sorumlulukları cümlesindendir. Ne var ki, bunlara tam riayet edebilme de büyük ölçüde vicdanın hayatiyetine ve genişliğine kalmış bir şey. Vicdanı dar kimselerin bu sorumlulukları arızasız yerine getireceklerini beklemek beyhudedir.
Vicdan, cehalet, kibir, gurur, bencillik gibi şeylerle daralır, büzüşür ve bir hodgâmlık dehlizine dönüşür. Vicdan genişliği, ilim, mârifet, muhabbet, mehâfet ve diğergâmlık hisleriyle mâmur gönüllere Allah’ın semavî bir armağanıdır. Bir vicdan, bilgiye âşık, mârifet tiryakisi, muhabbet soluklu ve Yaratan’dan ötürü herkese karşı da alâka duyuyorsa, o vicdanda içtimaî ruh belirmeye başlamış demektir ki, biz buna vicdan genişliği veya inkişafı diyoruz. Böyle bir ruh-u içtimaîye, insanın her türlü bencilce tavırlardan sıyrılarak isminin özündeki ünsiyete yönelmesi demek de mümkündür. Böyle bir ünsiyetle o, Rabbini “Celîs ü Enîs” görür, O’ndan gelen rahmânî teveccühlerle bütün varlığın ünsiyet solukladığını duyar gibi olur. Her şeye ve herkese hep sıcak mukabelede bulunur. Derken, sadr u sinesi cihanları istiâb edecek kadar genişler; buna karşılık, ruhunda kibir, gurur, bencillik alanları da daraldıkça daralıverir. Bu suretle o, bir mahviyet ve tevazu insanı hâline gelirken, ferdî muhiti de birdenbire ruhanîlerin atmosferine dönüşür ve o atmosferde sürekli ruhanîlik esintileri duyulmaya başlar.