Aslında, Hakk’ın azamet ve kibriyası karşısında, “Konumum ve durumumun icabı bu olmalı…” deyip el-pençe divan duran, ayağını bastığı aynı noktaya iki büklüm olup yüzünü süren ve kendini insanlardan bir insan görerek onlarla beraber bulunmayı millî ve içtimaî ruhun gereği sayan birinin, insanı küçülten, onun vicdanını daraltan ve mahiyet-i insaniyeyi cismaniyetin dar zindanına hapseden gururla, kibirle, bencillikle, hırsla, kinle, nefretle ne alâkası olabilir ki ve olamamalıdır da. Bunun yanında o, başkalarına karşı da zillet göstermemeli ve hiçbir kimseye serfürû etmemelidir. Zira o, günde birkaç defa koşup Allah’ın huzurunda yerlere yüz sürmesine rağmen âzam-ı mahlukata baş eğmeyecek kadar aziz ve sultanlar karşısında eğilmeyecek kadar da hürdür. Başta namaz olmak üzere ibadetleriyle o bir miraç yolcusudur; miraç ise, semalar ötesi, ötelerin de ötesi âlemlere yükselmenin unvanıdır. Her gün birkaç kez secdeleriyle melekler burcuna yükselip ruhanîlerle selâmlaşan, yürüyüp Hakk’a kurbet ufkuna ulaşan bir gönül eri, artık bulacağını bulmuş, bütün mevhum ve bâtıl şeylerden de kurtulmuş demektir. Böyle biri için ne sultanların ne kralların ne de imparatorların hiçbir önemi yoktur. Çünkü o, her gün lâakal kırk defa “Malik-i yevmi’d-din”1 unvanıyla Sultanlar Sultanı’na intisabını dillendiren bir hürdür ve bu hürriyeti de alınıp satılmayacak, hiçbir şeyle değiştirilmeyecek kadar semavî bir kıymeti haizdir
Dipnotlar
- 1 Bkz.: Fâtiha sûresi, 1/4.