İçeriğe geç

Sebebi sorulunca da şöyle diyordu: “Ben hiçbir zaman Peygamberin torunlarıyla başkalarını müsavi tutamam. Onlar Cennet ehlinin delikanlılarıdırlar. Ve yine ben hiçbir zaman Efendimiz’in hanımlarını, yani bütün mü’minlerin analarını başka kadınlar seviyesinde düşünemem.”

Fakat Hz. Ömer hayatının son demlerinde kendi kendine Resûl-i Ekrem’in ve Hz. Ebû Bekir’in taksimatının isabetli olduğunu düşündü ve “Keşke ben de Ebû Bekir gibi yapsaydım!”3 dedi. Eğer hayatta kalsaydı, muhtemelen öyle yapacaktı…

Acaba Hz. Ömer’i eski kararından vazgeçiren husus ne idi? Bunu pek bilemiyoruz. Bana öyle geliyor ki, o, hayatının her safhasında Hz. Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ehl-i Beytini ve zevcelerini başkalarından yine üstün tutmak istiyordu ama, devletin bazı kesimlerindeki vali, eyalet valisi, âmil, kâdılkudât vs. bunlar kendi yakınlarını, Resûl-i Ekrem’in yakınlarına kıyas ederek onlara fazla bir şey ayırırlar endişesini taşıyordu. Belki de koca Ömer (radıyallâhu anh) Emevî hükümdarlarında baş gösteren suiistimali ta o zaman vicdanında hissetmiş ve bu son sözlerini onun için söylemişti.

Diğer taraftan, Allah’a kurbiyet, mal taksiminde fazla pay almaya sebep olursa, bu ikisi de önü alınamayacak rahnelere sebep olabilirdi. Ama Hz. Ömer, kendi yaptığı taksimde zerre kadar adaletten ayrılmadı. İnsanlara, Allah’a kurbiyetlerine göre muamelede bulundu.

Hz. Ömer’e göre, bir insan Bedir’de veya Uhud’da bulunmuşsa, o, bu muharebelerde bulunmayanlara göre daha fazla hak almalıydı. Kim daha çok terlemişse, o, daha az terlemişe veya hiç ter dökmemişe göre elbette iltifat görmeliydi. Hz. Ömer’in adalet anlayışı buydu. Bir harbe iştirak etmiş, orada civanmertlik göstermiş bir insan, Hz. Ömer’in nazarında, daima muallâ bir taht üzerinde oturan semavî bir varlık hâlinde kendini gösterirdi.

447