mülâhazasıyla her şeyi, cismaniyeti ve bedeni hesabına değerlendirmiş bir kem tâli’lidir. Bu, materyalistçe bir tarz-ı telâkkidir. Bizim dünyamızda da, zaman her buuduyla masal sayılabilir. Ama bu, zamanı aşmaya bağlı bir takdirin unvanıdır. Evet insan, zaman üstü olma ufkunu yakalayınca, dünkü Kadir Gecesini gelecek Kadir Gecesiyle aynı anda görmesi mümkündür. Bu sayede hayvaniyetten uzaklaşıp, cismaniyeti bırakan ve bu sayede ruhun derece-i hayatına giren bir seyyah, hayretten hayrete girer ve hep üns yamaçlarında tayeran eder.
Yine bu ufku yakalayan tâli’liler, “Vur pençe-yi âlideki şimşir aşkına” yeniçeri türküsünü, aynı coşku, tazelik ve sıcaklığıyla beraber, beş yüz sene evvelki hâliyle İstanbul surları önünde dinleyebilirler. İşte böyle bir durum da hâl (şimdi), geçmişe karışmış ve onunla bütünleşmiş demektir. Öyleyse bir vahidin üç yüzü olan zamanı parçalamadan yaşamak da imkân dahilindedir.
Öte yandan geçmiş, esasen bizi besleyen sağlam bir köktür. Değişik zamanlarda bu kökün üzerindeki sürgünler hırpalanmış, yer yer bazılarında kuruma emaresi görülmüş ve hazan yaşanmıştır. Ancak, geçmiş, çok sağlam olduğu ve sağlam bir zemine oturduğu için yeni sürgünler çıkmış; hâl, bir yönüyle bu sürgünlerin yeniden neşv ü nema bulma dönemi ve gelecek de bunun muhit hattında açılışının bir ifadesi olmuştur. Bu yönüyle de biz, zamanın ayrı ayrı üç dilimine baktığımızda, bunları birbirinden ayırmadığımız da olabilir.
Bir dönemde Ziya Gökalp’in,
demesine karşı Yahya Kemal,