Doğrusu, ışık doğudan geldiği ve “biz” kaynaklı olduğu hâlde; sırf kendi prizmamızda odaklayıp değerlendiremediğimizden dolayı onu elden kaçırmışızdır. Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle, Allah insanlara zulmetmez; zulüm evvelâ insanların kendi nefislerinde başlar. Zira onlar, heva-i nefislerine uyup bedenî hayatlarını yaşadıkları için, birer cismaniyet insanı olmuşlar ve dolayısıyla da duygu, düşünce ve “gaye-i hayal”den uzaklaşmışlardır. Allah da ölmüş ruhları gibi onların cesetlerini de öldürmüştür.
Evet, geçmişteki o ölmeler belki bizim için çok ağırdır, ama –inşaallah– ilerideki milletçe dirilişimizin onu telâfi edeceğine inanıyorum.
Nispetler Perspektifinde Bugün
“Kimse yok mu?” nidasına, aks-i sadâ nev’inden olsun cevap verenin olmadığı dün, ehl-i insafı isyana sevk edecek kadar çıldırtıcıydı. Meselâ Merhum Âkif, bu yokluklar içinde, âdeta cinnet geçirmiş muzdarip bir ruhun, dertli bir vicdanın tercümanı olarak;
deyip inlemişti.
Evet, belki böyle düşünmek, Cenâb-ı Hakk’a karşı saygısızlık ve isyan sayılabilir. Ama, bence, o gün âlem-i İslâm’ın derdiyle dertlenen kim olursa olsun böyle bir vicdanî hissiyat onun dilinden dökülecekti.
Ya bugün? Dünyanın dört bir yanını aydınlatma azmiyle harıl harıl koşanlar.. bir bir silinmeye yüz tutan asırlık teşvişler.. ahenkle işleyen bir saat gibi yürüyen işler.. çoktan hırıltıya düşen karanlık.. her tarafa oluk oluk akan nurlar.. ve bunların gerçekleşmesi için âdeta başımızdan aşağı dökülen lütuflar, inayetler, nimetler, fırsatlar.. hayır, hayır.. Âkif bugünleri görseydi belki şöyle diyecekti: