İçeriğe geç

O, Rab olarak sana verdiği her şeyi tek başına vermiş, sen de aldığın her şeyi sadece O’ndan almış durumdasın. Öyleyse, sana düşen de, sadece O’nu bilmen ve O’nu tanımandır. Samimiyetin nispetinde nazarını başkalarından çevirecek ve Rabbü’l-âlemîn olan Allah’a hitap sığasıyla “Sen” diyeceksin. İşte bunu diyebildiğin an, kulluğu sadece O’na karşı yaptığını ve isteyeceğini de sadece O’ndan istediğini fiilinle göstermiş olacaksın ki, bu da O’nun tevhid-i rubûbiyetine mukabil tevhid-i ubûdiyettir, yani, kulluğunu sadece O’na yapma… Rab nasıl birdir, kul da bütün gönlüyle, hissiyatıyla ve fakülteleriyle: “Ben de Sana öyle bağlıyım. Sen nasıl kâinatı bana musahhar kıldın, benim emrime verdin, ben de Senin emirlerine öyle musahharım. Bu musahhariyetim benim için cana minnettir. Çünkü ben, Senin nimetlerinle perverdeyim.” demelidir. Bu da Hâlık’la aramızda bir muadelenin, tevhid-i rubûbiyete karşı tevhid-i ubûdiyetin ifadesidir.

İşte bu sırra akıl erdiremeyen zavallılardır ki, bir kısım ağaçları, çayları, ırmakları, ineği, öküzü ilâh edinmişlerdir. Maniler gibi zulmete ve nura tapmışlar; “Yezdan” ve “Ehriman” diye ilâhlar uydurup arkalarından gitmişlerdir. Mâbud-u Mutlak’a kulluk zevkine eremeyen ve bu hazzı elde edemeyen kimseler binlerce mâbuda gönül vermiş, binlerce mahbuba bağlanmış ama daima sukut-u hayale uğramış, ümitleri yıkılıp gitmiş ve perişan olmuşlardır. Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) muallimiyle, Kur’ân mürşidiyle tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i rubûbiyet dairelerinde, o rubûbiyet ve rubûbiyete karşı ubûdiyetle mukabele etmekle mükellef olan bizleri, irşad, hidayet lütfedip avare, sergerdan bırakmadığından kâinattaki zerreler adedince kendisine hamd ve senâ ediyoruz…

174