İçeriğe geç

Gelişen her şey kemale erdiği gibi, netice itibarıyla da zevale mahkûmdur. Resûl-i Ekrem de ulvî mükellefiyetlerini en samimî hisleriyle yerine getirmiş, vazifesini sona erdirmiş, sonra da Allah’ın davetine icabet edip gitmişti. Bu mevzu ile alâkalı, dikkat çekici şu hususu arz etmede yarar var; bu kritik devrede Hz. Ömer gibi bâkiyi, fâniyi çok iyi bilen nadide bir dimağ dahi sarsıntı geçiriyor. Ve “O’na öldü diyenin kafasını keserim.”2 diyor. Fakat O’na Allah’ın elçisi olarak, Allah’tan ötürü bağlı bulunan Sadıklar Sadıkı; fâniye fâni, bâkiye bâki kadar bağlanan bir insan vardı. O gün, Medine’nin az yukarısındaki Sunh mahallesinde bulunuyordu. Medine’ye döndüğü zaman Medine’nin ufkunu siyah bulutların kaplamış olduğunu gördü. Herkes ağlıyordu ve kimse tek kelime bile söyleyemiyordu. Hz. Ali gibi, kükrediği zaman aslanların ödünü koparan bir Haydar-ı Kerrar dahi yıkılıp dize gelmiş ve ayağa kalkacak hâli yoktu… Sadık insana kendisinden sadakat istendiği zaman sadakat izhar etmesi vazife olur.

156