Resûl-ü Ekrem, doğduğu andan itibaren, nübüvvetle vazifelendirilmesine ve vefaatına kadar, yanlış bir adım atmadı. Cenâb-ı Hakk’ın nazarı ve şuhudu altında bulunan bir insan olarak hareket etti, yaşadı. Elbette herkes O’nun gibi olamaz ve O’nun edasıyla yaşayamazdı. Fakat çeşitli düşüş ve zelleleri olsa da, Cenâb-ı Hakk’ı bilen ve O’na karşı iştiyakla ölen kimseler de vardı.
Bunlardan birisi, Hazret-i Ömer’in iftihar ettiği amcası Zeyd bin Ömer’di. Ömer’in o bükülmez belini kırıp, ayaklarının bağını çözen; daha çocuk iken, amcasının, vefaatı hengamında söylediği son sözlerdi. Koca Ömer’e, kızkardeşi Fatma ile Zeyd bin Ömer’in oğlu ve kardeşinin kocası olan Sa’d, ikisi birden Allah’tan kork! dedikleri zaman, tedai yoluyla, amcasının bahsettiği Allah’ı hatırlamıştı.
Zeyd bin Ömer hayatı boyunca hep Allah’ı ve Resûlü’nü aramış ama bulamamış ve tanıyamamıştı. Ölüm döşeğinde, kırıkkâlbi, buruk gönlü ile hasret ve inkisar içinde ruhunu teslim ediyordu.Yanında oğlu Sa’d ve mübarek gelini Fatma, Cenâb-ı Ömer ile babası Hattab. Hepsi, Zeyd’in başı ucunda toplanmış, son sözlerini dinliyorlardı. O ise, nazarını dünyadan çekmiş, vicdanında derin bir hazza dalmış, kendine göre bildiği Allah’a kavuşmayı bekliyordu. Fakat O’nu azametine uygun kavrayamamanın, adını bilemenin derdi ve yangını ile de şu sözleri söylüyor, derin bir teessür ve ızdırab içinde ruhunu Allah’a teslim ediyordu:
Allah’ım, çok aradım, çok özledim, ama Sen’in mübarek emrini duyamadım. Bana teklifini bilseydim. Hayatımda bir kere ‘Kulum şunu yap’ dediğini duyup, ne yapacağımı bilseydim; Sen’in emrini yerine getirmek için yüzümü yerlere sürüp,öylece ölecek; yüreğim yaralı gözlerim açık gitmeyecektim.