İnsan da, bu iki kitabın bir başka biçimde yazılmış şeklidir. Kur’ân, kâinat ve insan, bu şekilde Allah’ın isim ve sıfatlarının değişik şekillerde tecelligâhı olarak, birbirleriyle fevkalâde bir iç bağlantı hâlinde, birbirlerini şerh ve izah eden ve neticede Allah’ı tanıtan üç küllî muarrif, üç küllî kitaptır. Şimdi, bu üçü nasıl birbirine ters olabilir, nasıl birbirini nakzeder ve nasıl birbirinden ayrı düşünülebilir?
İnsan gerçek ilmi, kâinatı ve Kur’ân’ı okuyarak elde eder; elde ettiği bu ilim neticesinde kendini tanır veya değişik bir yolla önce kendini tanır, sonra da kâinatı ve Kur’ân’ı okur. Kâinat, ilimler ve Kur’ân, tıpkı bir insanın iki gözüyle bakışı gibi ileride bir noktada birleşirler. Nasıl bir insanın iki gözü farklı bakmaz ve farklı bakışa sahip değilse, Kur’ân ve gerçek ilimler de, aynı şekilde birbirinden farklı değillerdir.
Bu mevzuda ileri sürülen farklılık, sadece bunu ileri sürenin bakışındaki şaşılığı ele verir. Öyleyse ilk düzeltilmesi gereken, bu tür bakış çarpıklıklarıdır. Laboratuvarlarda kâinata, eşya ve hâdiselere Kur’ân’ın adesesiyle bakabilen mânâ ve ışık insanları, ilimleri gerçek yerine oturtacak, ilimleri ve insanlığı ‘bilim’in götürüp bıraktığı çıkmazdan kurtaracak ve yahudi maddeciliğiyle, hıristiyan spiritualizmine son vereceklerdir. Biz, sadece Kur’ân’ı okuyup kâinat kitabını bir yana bırakamayacağımız gibi, Kur’ân’ı bırakıp, akılları kâinatta boğarak kaba, katı ve soğuk materyalizme de yol açamayız.
İslâm’ın hayata hayat veren sentezi budur. Bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellîlerine birer tercüman olan bütün ilim dallarını kucaklamak, diğer taraftan da dünya ve ahiret saadetine götürücü bütün yolları hidayet tayflarıyla aydınlatan Kur’ân’a sarılmak.. işte İslâm’ın insanlığa kazandırmak istediği yüce idealin en basit ve en kısa hulâsası bu terkiptir.