2. Her ilim esasen, ayrı bir dil olarak Rabbimiz’i anlatmaktadır; dolayısıyla biz de o dillerle bir bakıma, Rabbimiz’e tercüman olmuş oluyoruz. Sonra, bugün her açıdan ilimleri kullanmaya mecburuz da; çünkü ne Fatih veya Kanunî devrinde yaşıyoruz, ne de zikr ü cezbe ve istiğrakların hâkim olduğu bir devrede bulunuyoruz. Öyle bir günde yaşıyoruz ki, Rabbimiz’in icraatı, sanatı âdeta Rabbimiz’e karşı kullanılmaktadır. ‘İmanın mihrabı’ diye tavsif edilen tıp gibi ilimler bile Allah’ı (celle celâluhu) ve mukaddeslerimizi inkârda bir vasıta telakki edilmekte ve bugün ilimlere rehberlik yapan ve bilinmezleri haber veren Kur’ân’a saldırılmaktadır.
Bu sebeple, maddecilerin maddeyi ve ilimleri küfür adına kullanmalarına mukabil, fiziği, astrofiziği, kimyayı, biyolojiyi, tıbbı, matematiği… Kısaca Allah’ın isimlerinin tecellîlerinden meydana gelen ve O’nun koyduğu kanunların ruhlarının oluşturduğu bütün ilimleri ve ilmî hakikatleri, kendilerine gerçek mânâ ve fonksiyonlarını vererek iman adına kullanmak sevaplı bir hizmet olsa gerektir.
3. İlimler bugünkü seviyesiyle asıl ve nihaî hakikatler olmadıkları gibi, belki de ileride kazanacakları en üst seviyede dahi hiçbir zaman ‘hayret’ ufkunu geçemeyerek, sadece O’nu gösteren birer vasıta ve kalbe, kafaya konan tozu-toprağı süpürmek için birer vesile olduklarından, ancak vasıta ve vesile mevkiinde kalmalı, kendilerine şüphe ve tereddütleri bir bakıma izale edici, düşündürücü ve fikir verici olmanın dışında aslî vasıf verilmemeli ve insanı ayakta tutan esas kaidenin, yani Allah Kelâmı’nın ve imanın yerine asla geçmemelidir. Bu çerçevede kullanıldıkları sürece, iman ve İslâm adına her zaman ilimlerden istifade edebiliriz.