O hâlde el ile müdahale, daha ziyade devlet ricalini alâkadar ederken; dil ile müdahale bütün mü’minleri alâkadar edebilmektedir. Ama bu görev, memleketin ulema sınıfını diğerlerinden daha çok alâkadar etmekte ve daha çok onlara düşmektedir. Üçüncü durumda kalanlar ise, yani kalben buğz ile yetinenler, âciz ve zavallılardır. Eğer bütün bir millet, dünyada işlenen münkerâta karşı sadece buğzetmekle yetiniyorsa, o millet de âciz ve zavallı demektir.
Bu vazifeyi böyle taksim ettiğimiz gibi, fert üzerinde de bu üç taksimi yapmamız mümkündür. Yerinde öyle bir durum olur ki, orada fert vazifesini eliyle yapar. Diyelim ki, bir kumarhane işletiliyor ve buranın devletten ruhsatı yoktur. O şahsa gidip, bu durumu terk etmezse devlete şikâyet edeceğini söylemek, bir bakıma münkeri el ile izale etmek demektir. İşletilen kumarhane devlet tarafından ruhsatlı bir yer ve ferdin bundan vazgeçirmeye gücü yetmiyorsa, o zaman da bu şahsa yaptığı işin kötülüğü dil ile anlatılmalıdır. Bu da mümkün olmazsa, onunla münasebetlerini yeniden gözden geçirip kalben alâkayı kesmekle beraber başkalarının onunla alâkalarını gözden geçirmelerini sağlamak bir sorumluluktur ve dördüncü bir şıkka ise asla cevaz yoktur.
Bütün bu açıklamalarda görüldüğü gibi, tevcihlerden hangisiyle meseleyi ele alacak olursak olalım âyetin, “siz oldunuz” dediği devamlılık, her hâlükârda mevcuttur.
Kuvvetin işlemediği, devletin bu mânâda vazife yapmadığı, milletin topyekün bu kudsî vazifeyi ihmal ettiği bir zamanda, dil ve kalble bu vazifeyi yapmak hepimiz için bir vecibedir. Ama şunu da unutmayalım ki; “Medenilere galebe ikna iledir, icbar ile değildir.”