Dün bir grup insan, zindandan zindana sürüklendi, memleket hapishaneleri onların evleri ve haneleri durumuna geldi. Çekmedikleri cefa, görmedikleri hakaret kalmadı. İçlerinde karakola götürülüp de bir daha geri dönmeyenler, her sabah evlerinden çıkarken hanımı ve çocuklarıyla helâlleşme lüzumunu hissedenler pek çoktu. Çünkü alınıp götürülecekleri yer meçhuldü. Bütün bu insanlar, işte bu mânâda bir mücadele içinde çırpınıp duruyorlardı. Ve kısa zamanda bu nezih ve samimî gayretler güzel meyveler vermeye başladı. Bugün gelinen seviye, bu hâlis ve muzdarip birkaç insanın âh u vâhı ve Rahmeti Sonsuz’un da imdada yetişmesiyle gerçekleşmiştir. Öyleyse kimsenin bu kudsî serveti çarçur etmeye hakkı yoktur. Çile ve ızdırap ile kazanılan ve belli bir ufka ulaştırılan bu millet davasını, inanan insanlar aynı seviyede hassasiyet ile sahip çıkmak mecburiyetindedirler. Daha önce, bu işin bir iman işi olduğunu söylemiştik. İmana sahip çıkan her fert, onu yaşatmaya da azmetmelidir.. ve en azından evine barkına sahip çıktığı kadar, çoluk çocuğuna baktığı kadar, işini mesleğini hassasiyetle yürüttüğü kadar, bu iş ve hizmete de sahip çıkıp, onu koruyup kollamalıdır. Aksi hâlde, bir kısım Benî İsrail’in uğradığı akıbetten masun kalmak mümkün değildir.
Tebliğ ve irşad adamı, her türlü zorluğa göğüs gereceğini, germesi lâzım geldiğini sık sık kendine telkin etmelidir. O, çok iyi bilmeli ve inanmalıdır ki, daha önceki insanların davet esnasında başlarına gelen belâ ve musibetler, kendi başına da gelmedikçe muvaffak olamayacaktır. Yani, o hep zorluğa talip olmalı, şayet bir kolaylıkla karşılaşırsa, o zaman da şükredip daha bir süratle yoluna devam etmelidir.