Safâ
Kalbin, arı-duru, kedersiz-küdûretsiz ve tertemiz olması diyeceğimiz safâ; sofiye ıstılahında, beşerî, cismanî ve nefsanî bulanıklıklardan arı-berî ve şeffaf olma hâlidir ki; “Şüphesiz onlar bizim nezdimizde saflardan saf hayırlı kimselerdi.”1 mealiyle vereceğimiz âyet-i kerime, bir kısım enbiyâ-i izâmın tebcili ve takdiri makamında işte böyle bir safveti vurgular. Aynı kökten gelen “Mustafa” kelimesi, her şeyin özü, hulâsası ve usâresi mânâlarına gelmesi itibarıyla, her zaman, enbiyâ-i izâm ve asfiyâ-i fihâm hazerâtının, oturup-kalkıp ulaşmayı hedefledikleri, Hulâsa-i Mevcudât ve Rûh-u Seyyidi’l-Kevneyn olan Efendimiz’in hususî mertebesine bakması açısından, “İsim, aynı müsemmadır.” fehvâsınca, hem ayrı bir önem arz eder hem de enbiyâ arasında bir aşkınlık remzidir.
Safâ; kaynakların en arı, en duru ve en bereketlisinden akıp, insanın gönül havzına ulaştıktan sonra, muhatap, hâl ve zamanın gereklerine göre, semavî fakat arzî yeni bir dalga boyu ile yolları ve yoldakileri aydınlatarak yolcuları yürütüp, yolları da yürünür hâle getirmesi, sâlikin ruhunda hâsıl ettiği safvetle onu ulûhiyet hakikatine yönlendirip ruhunu münacatın sonsuz zevkleriyle şahlandırması ve gönlünü de sürekli aşk u şevk ve vuslat tutkusuyla coşturması açısından üç bölümde mütalâa edilegelmiştir:
Dipnotlar
- 1 Sâd sûresi, 38/47.