İçeriğe geç
13. Bölüm

Vilâyet

Birinin idaresine verilen şahıs, toplum, memleket veya ülke mânâlarına gelen vilâyet; sofiye ıstılahında, sâlikin, nefis ve enaniyet cihetiyle fâni olması ve Hazreti Vacibü’l-Vücud’a karşı yakınlık kazanması yolunda, üzerinde Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un hâkimiyetini duymasıdır ki; bu seviyeye ulaşan hak yolcusu, ilâhî tevellîye erer, temkine mazhar olur ve kurb ufuklu yaşar. Vilâyetin mebdeine اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ“Allah îmân edenlerin muhibbi ve veliyyü’l-emridir, onları (hidayet ve tevfikiyle) karanlıklardan ışığa çıkarır.”1 nurefşân beyanıyla; müntehâsına da أَلَۤا إِنَّ أَوْلِيَۤاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ“Bil ki Allah’ın veli (kul)ları için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değillerdir.”2 şerefbahş fermanıyla işaret buyrulur.

Vilâyete mazhar olana “veli” denir ki; bu aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın mübarek isimlerinden biridir. Bu isme tam bir “mâkes-i münevver” ve “mir’ât-ı mücellâ” olmuş veli, “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh”a da mazhar sayılır. Ancak velinin bu mazhariyeti onu, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dan müstağni kılamaz. Bilakis, mertebesi ne olursa olsun, bütün hak dostlarının en bereketli feyiz kaynaklarından biri, hatta vesileliğinin hususiyeti itibarıyla birincisi, “mişkât-ı nübüvvet” ve “kevser-i hakikat” olan Hz. Zât-ı Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm) ve O’na tebaiyettir. Bu husus, Kur’ân-ı Kerim’de birkaç yerde gayet “net” olarak vurgulanır ve o menba-ı feyz ve maden-i hakikate dikkatler çekilir. İşte o pür-envâr beyanlardan biri:

قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ“De ki eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin…”3

“Gülşen-i Râz”da bu gerçek şu renkli ifadelerle dile getirilir:

نَبِـي چُون آفتَاب آمَد وَلِي مَاه……مُقَابِل گَردَد اَندَر «ل۪ي مَعَ اللّٰهِ وَقْتٌ»
51