İnsanlara, hâl-i leyyin, kavl-i leyyin ve tavr-ı leyyinle (yumuşak hâl, söz ve tavır) yaklaşma, onların hata ve kusurlarını affetme gibi bir araya getirici tavır ve davranışlar Allah katında ayrı bir değeri haizdir. Cenâb-ı Hak, ahirette, insanın bu tür davranışlarını alır, nemalandırır ve onu, elde edilemeyecek çok önemli uhrevî nimetleri elde etmeye muvaffak kılar.
Bu açıdan bize düşen, başkaları hakkında sürekli olumlu düşünmek, insanların bir araya gelip bir saf teşkil edebilmesi adına elimizden geldiğince gayret etmektir. Herkesin bize benzemesini, bizim gibi düşünmesini, yürüdüğümüz yolda yürümesini beklemek bencilcedir. Herkesin sesi, sözü, fikri, bakışı farklıdır. Önemli olan, bir kısım fasl-ı müşterekler etrafında bir araya gelebilmek; farklı ses ve müziklerden ahenkli bir koro oluşturabilmektir.
Çeşit çeşit seslerin, farklı farklı enstrümanların bir araya gelmesiyle büyük senfoni orkestraları oluşuyor. Ayrı ayrı sesler, nağmeler bir birlik meydana getiriyor ve dinleyenlere bir mânâ ifade ediyor. İşte önemli olan, toplumdaki farklılıkları, çeşitlilikleri böyle bir birlik ruhu etrafında toplayabilmektir. Herkesin bizim gibi olmasını beklemek hem fıtrata terstir hem de bir enaniyet ifadesidir. Böyle bir beklenti insanları birlik ve beraberliğe değil parçalanmaya götürür.
Bilindiği üzere İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine-i Münevvere’yi şereflendirdiğinde orada dört bin kadar Yahudi ve bir o kadar da müşrik vardı. Bütün Müslümanların sayısı ise 1500 civarındaydı. Fakat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), toplamı Müslümanlardan beş-altı kat fazla olan Yahudi ve müşriklerle Medine Vesikası etrafında bir birlik oluşturmanın yolunu bulmuştu. Bu birlik, hicretin beşinci yılına kadar devam etmiş ve nihayetinde Yahudiler tarafından bozulmuştu.