İçeriğe geç

Dünyanın dört bir tarafına yayılmış bir hareketin kıvamını koruyabilmesi de vefa dinamiğine bağlıdır. Şayet çok farklı kültürlerle yetişmiş insanlar içinde hizmet eden adanmışlar, herhangi bir deformasyona maruz kalmadan, renk atmadan ve başkalaşmadan mevcudiyetlerini devam ettirmek istiyorlarsa, gönül verdikleri dava düşüncesine, hizmete ve birlikte yol yürüdükleri dostlarına karşı çok vefalı olmak zorundadırlar. Hepsinden önemlisi, irşat ve tebliğ meselesine sadık kalmalı ve kendilerini dünyaya salmamalıdırlar. “Biraz da başımızın çaresine bakalım!” dememelidirler. Muhabbet fedaileri, Kur’ân dellalları ve Allah şahitleri olduklarını hatırdan çıkarmamalıdırlar. Sahabenin yaklaşımıyla, kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmamalıdırlar. Allah muhafaza, azıcık ellerini gevşetirlerse kayıp gidebilirler.

Allah huzurunda “vefasız” muamelesi görmek istemeyen, başta Rabbine ve Peygamberine, sonra da çevresine karşı fevkalâde vefalı davranmalıdır. Ne aile fertleri ne dostları ne de dava arkadaşları ondan bir vefasızlık görmemelidir. Hiç şüphesiz bu da –daha önce de belirttiğimiz üzere– vefayı tabiatın bir gereği hâline getirmeye, sürekli vefa soluklamaya, hep vefayla oturup kalkmaya bağlıdır. Vefa duygusunun oturmadığı aile fertlerini bir arada tutmak mümkün olmadığı gibi, bir mefkûre etrafında bir araya gelen insanların verimli bir şekilde hizmet edebilmeleri de mümkün değildir. Eğer bunların vefa ve sadakat duyguları yoksa yolun bir yerinde farklı beklenti ve mülâhazalarla ayrılıp gider ve sizi yüz üstü bırakırlar. Her bir ferdin ayrılması, size muhalif olan kimseleri sevindirirken, sizde ayrı bir sarsıntı ve inkisar hâsıl eder.

266