İçeriğe geç

Kaldı ki, Kur’ân-ı Kerim’de bile içtihat ve istinbata açık, zamanı geldiği zaman konjonktüre bağlı olarak farklı tevillere gidilebilecek yerler vardır. Meselâ, tefsirde önemli ve devasa şahsiyetlerden biri olan İbn Cerir Hazretleri, kendisinden önce gelen Mücahid b. Cebr Hazretleri gibi çok büyük ve önemli şahsiyetlerden farklı olarak temel disiplinlerle ters düşmeyen yeni ve farklı şeyler söylemiştir. Ondan yaklaşık üç asır sonra gelen Fahruddin Râzî Hazretleri ise, tefsir adına daha farklı şeyler ortaya koymuştur. Kendi çağının insanı olan Allâme Hamdi Yazır’a baktığınızda ise, çok daha farklı şeylerle karşılaşırsınız. Onun sosyoloji, psikoloji ve felsefe gibi ilimlerle irtibatlı meselelerde söylediği öyle şeyler vardır ki, daha önce hiç kimse dile getirmemiştir. Şimdi Kur’ân-ı Kerim gibi sabit bir Kitab’ın bile tevil, tefsir ve yoruma açık yanları varsa, diğer ilimlerle alâkalı bazı mevzularda, temel disiplinlere ters düşmeyen yeni fikir ve yaklaşımları “yeniliktir” deyip elimizin tersiyle bir kenara itmek zararlı bir şartlanmışlık ve tutuculuktan başka bir şey değildir. Bu durum belki şu anki hâl-i pürmelâlimizin de en önemli sebeplerinden biridir. Evet, bugün şayet vesayet altında yaşayan bir toplum hâline düşmüşsek, bu hazin tabloda böyle bir tutuculuğun tesirini inkâr etmek mümkün değildir. İlim ve düşünce sahasındaki bu donukluk ve durağanlık hicri beşinci asırdan itibaren başlamış ve İstanbul’un fethinden sonra da doruk noktaya ulaşmıştır. Bu tarihten sonra ise, insanlık adına çok ciddi şeyler ortaya koyamadığımızı ve eski-yeni kavgaları içinde zayıf hesaplara takılıp gittiğimizi söyleyebiliriz. Üzerinde durulması gerekli olan önemli bir husus olmakla birlikte, asıl mevzumuz olmadığından sizin ilim ve irfanınıza havale edip geçiyorum.

Şuuraltı Müktesebatı ve Olumlu Ön Kabuller

322