Evet, bu zât, –hâşâ– “estağfirullah”a yatırım yapmıyor, kendine nasıl bakıyorsa öyle konuşuyor, mazhariyeti söylemiyor, hatta ona memerriyet diyor. Kendini vahdet-i vücutçulardan farklı olarak bir ayna misali tecellîgâh olarak görüyor. Onlar malûm, tüm varlığı cansız akisler olarak kabullenir. Camî gibi bazıları açıktan açığa evham ve hayalat der varlığa. Yani bakış açınıza göre değişiyor eşyanın mahiyeti. Netice itibarıyla insanın bu şekilde bakması lazım kendine. Hâlbuki biz tam aksini yapıyoruz, Cenâb-ı Hak lütfediyor, biz kendimize mâl ederek söylüyoruz. Ve bazen meseleyi, karşı tarafı aldatmak için inşaallah ile, maşaallah ile süslüyor ve besliyoruz. Bunlar da riyanın koruyucu serası, mahfazası, kabuğu oluyor. Bana göre bu Allah adına yapılan gizli bir saygısızlık. Yani “Ben yaptım, ben ettim…” deme açık, “Allah’ın izniyle, inşallah, maşallah…” gibi koruyucu seralar içinde konuşma tarzı da gizli saygısızlık. Tabiî bunlar gerçekten kalbde yer bulmayıp, sadece dilin ucundan zahiri kurtarmak için söylenen sözlerse.
Bu açıdan Kur’ân dairesi içinde bulunan herkes ciddî bir tehlike sath-ı mailinde bulunuyor. Onun için herkesin bir muhasebe ve murakabe ile nefsin oynadığı bu oyundan sıyrılması, bunun için de başkaları ile konuşurken, kendi kendine düşünürken, yazarken, çizerken hâsılı sürekli O’nun kudretini, O’nun inayetini, O’nun riayetini, O’nun hıfzını, O’nun kelaetini, O’nun vekâletini öne çıkarması lazım.