İçeriğe geç

Azamî takvaya gelince, o, “Sana kuşku vereni bırak, şüphesiz olanı seç.”3 ve “Bir kul, sakıncalı şeylere girme endişesiyle bir kısım sakıncası olmayan şeyleri de terk etmedikçe gerçek takvaya ulaşamaz.”4 hadis-i şeriflerinin işaret ettiği gibi şüpheli şeylerden kaçınmakla elde edilebilir. Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ), helâlin de, haramın da belli olduğunu, Cenâb-ı Hakk’ın bu iki hususu herhangi bir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde beyan ettiğini, ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeylerin bulunduğunu, bu itibarla da, şüpheli şeylerden sakınmak lazım geldiğini; ancak şüpheli şeylerden sakınan kimsenin dinini, ırzını koruyabileceğini, şübühâta düşen kimsenin ise, harama girme ihtimali olduğunu ifade buyurmuşlardır. Dolayısıyla, hakiki takva, farzları yapıp günahları terk etmekle beraber şüpheli şeylerden de kaçınarak, şöyle böyle kuşku hâsıl eden her şeyi bırakıp, tamamen kuşkudan uzak bir hayat yaşamak demektir. Azamî takvaya, “vera” da denilebilir. Vera, haram ve yasaklara karşı çok titiz davranmanın yanı sıra, memnû şeylere girme endişesiyle, bütün şüpheli hususlara karşı kapanma ve “Kıvamında ve kendi iç güzellikleriyle yaşanan Müslümanlık, mâlâyâniyâta karşı kapalı olan Müslümanlık” ölçüsüyle yaşama demektir.

Herkes için olmasa bile, sahabe mesleğinde yürüyenler için böyle bir azamî takva gereklidir. Nitekim, Bişr-i Hâfî’nin kızkardeşi, Ahmed İbn Hanbel’e gelerek, “Yâ İmam! Ben çok defa dam üstünde iplik büküyorum. Bazen devlet memurları ellerinde meş’aleler oradan geçiyorlar ve elimde olmayarak o ışıktan da istifade etmiş oluyorum. Bu ipliğe haram karışıyor mu?” deyince, koca İmam hıçkıra hıçkıra ağlamış ve “Bişr-i Hâfî’nin hanesine şüphenin bu kadarcığı bile bulaşmış bir şey girmemeli.”5 fetvasını vermiştir.

Başkaları İçin Yaşama Ufku

323