Aslında, Efendimiz’in ümmiyetiyle alâkalı hususları, sorunuzla ilgili önemli bir mevzuu nazara vermek, ümmiyetin zihin saflığı ve duruluğu vaadettiğini belirtmek için arz ettim. Evet, biz hepimiz zihnimize daha önceden şöyle böyle girmiş müktesebâtın çocuklarıyız. Hiç farkına varmasak ve düşünmesek de, çoğu zaman biz Cemil Meriç üslûbuyla, Necip Fazıl edasıyla, Bediüzzaman’ın ifadeleriyle ya da Nurettin Topçu tarzıyla konuşuruz. Onlara ait söz ya da düşüncelerin bir yerinde ya fiili değiştiririz veya faili çıkarırız ve onları kendimize mal eder konuşuruz. Bunu planlı ve düşünerek yapmayız; onların üslûbu, söz ve düşünceleri içimize öyle işlemiş, zihnimizde o kadar yer etmiştir ki, farkında değilizdir onları tekrar ettiğimizin. Tevarüd gibi bir şeydir bu; bir büyük zat kıymetli bir söz söylemiştir, aynı kültürün çocuğu olduğumuzdan ve aynı kaynaklardan beslendiğimizden dolayı, biz de aynı şeyleri söyleriz, ama farkında değilizdir.
İşte, Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem Kur’ân, hem de ondan anlaşılması gereken mânâlar vahyediliyordu; Allah Resûlü de o vahiyleri aynıyla ümmetine tebliğ ediyordu. Farz-ı muhal, Efendimiz’in zihninde dışarıdan bazı şeyler yer etmiş olsaydı, zihindeki esneklik ve elastikiyet o vahy-i gayr-i metluvu (lafzı okunmadan mânâ olarak bildirilen vahiy) sağa sola çekebilirdi ve dolayısıyla yorumlarda farklılık olabilirdi. Fakat, Efendimiz ümmî idi, başka felsefe ve kültürlerin tesirinde hiç kalmamıştı ve O’nun zihni saftı, dupduruydu, Allah’ın inayet ve hikmetiyle fıtrat üzere, tertemiz olarak korunmuştu.