İçeriğe geç

Zikir, hem dil, hem kalb, hem beden, hem de vicdanla yerine getirilen bir vazife ve bir kulluk borcudur. Cenâb-ı Hakk’ı o güzel isimleriyle, kutsî sıfatlarıyla yâd etmek, O’na hamd ü senâda bulunmak ve tesbih u temcîdlerle gürlemek, yerinde Kitab’ı okumak, yerinde de aczini, fakrını duâ ve münâcât lisanıyla ilan etmek… dil ile yapılan birer zikirdir. Allah’ın varlığına dair delillerin mülâhazasıyla oturup kalkmak, enfüsî ve âfâkî yollarla varlık ve varlığın perde arkası sırlarını araştırmak; varlık kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı şeyler fısıldayan ilâhî isim ve sıfatları düşünmek ve basiret yoluyla uhrevî güzellikleri temâşâ etmek de bir kalbî zikirdir. İlâhî emir ve yasakları, kulluk adına yapılan teklifleri vicdanında hissederek, iştiyakla emirlerin ifâsına koşmak ve derin bir mes’ûliyet şuuruyla yasaklardan kaçınmak da bedenî zikirdir.

Öyleyse, bizim bütün ibadetlerimiz, zekâtımız, orucumuz, haccımız ve namazımız da birer zikirdir. Meselâ, namaz, potansiyel olarak hatırlatıcı bir güce sahiptir. Namaz kılmak, Cenâb-ı Hakk’ın emrine bir riâyettir ama aynı zamanda Allah’ı anmaya da bir vesiledir. Kur’ân-ı Kerim, وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي“Beni hatırlamak için namaz kıl.”1 mealindeki âyetle bu hakikati hatırlatır.

Ayrıca, Kur’ân-ı Kerim mealen şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde, düşünen insanlar için âyetler vardır. Onlar ki, Allah’ı kâh ayakta divan durarak, kâh oturarak, zaman zaman da yanları üzere uzanmış olarak zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve derler ki: “Ey büyük Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!’”2

333