Tekvînî emirlerde olduğu gibi, ferdî ya da içtimaî hayatta da, arzu edilen bazı şeylerin gerçekleşmemesi veya istenmeyen bir kısım hâdiselerin vuku bulması haddizatında insanların ruh dünyaları ile yakından alâkalıdır. Hemen her musibet, bir yönüyle insanın kendisinde başlar, onun boşluklarında beslenip boy atar; zamanla büyümesini tamamlar ve gün yüzüne çıkar. Dolayısıyla, musibetin gerçek sebebi insandır ve bu anlaşılacağı âna kadar sebep-sonuç açısından doğru yorumlar ortaya koymak mümkün olmayacaktır.
Bu açıdan, gerçek sebebi arama ve bulma yolunda atılması gereken ilk adım insanın kendisini sorgulamasıdır. “Bu musibet, benim yüzümden meydana geldi; buna benim tutarsızlığım ve Allah’la münasebetteki kopukluğum sebebiyet verdi!..” diyerek musibeti iradenin hakkını veremeyişe bağlamak ve hemen istiğfara sarılmak mü’mince bir tavırdır. Evet, insan, nefsini problemlerin asıl kaynağı görmelidir ki bu, aynı zamanda zımnî nedamet, tevbe ve istiğfar sayılır.
Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de, “Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, kaldı ki Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.”1 denilmektedir. Bu itibarla, mü’minlere gelen sıkıntılar, onlar için kefarettir. Fakat, günahların neticesi olmayan musibetler de yok değildir; meselâ, Allah’ın dinine hizmet yolunda çalışan bir kimsenin çektiği sıkıntılar, onun Allah katındaki derecesinin yükselmesine vesiledir. Dolayısıyla, diğer insanlar söz konusu olduğunda, musibetlerin onların günahlarından kaynaklandığını düşünmek suizan sayılır; hüsn-ü zanna memur olan mü’minlere yakışan, musibetler sayesinde başkalarının Allah’a kurbet mazhariyetine erdiklerine inanmalarıdır. Ne var ki, kendileri hakkındaki mülâhazaları hep “Kuraklık ve kıtlık var; benim yüzümden!.. İşler yolunda gitmiyor; benim yüzümden!.. Falan mesele fiyaskoyla neticelendi; benim yüzümden!..” şeklinde olmalıdır.
Günahlarım Yüzünden
Ümmet-i Muhammed’i Mahvetme!..
Dipnotlar
- 1 Şûrâ sûresi, 42/30.