Bugün kaç insan vardır ki, tekvînî emirlerdeki değişikliklerden dolayı bile kendisini sorumlu tutsun; seccadesine koşup, “Ne olur Allahım, benim yüzümden ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” diye inlesin?!. Kaç insan vardır ki, inayet-i Rabbaniyenin ve rahmet-i ilâhiyenin kesilmesine sebebiyet verenlerden olduğuna inanıp istiğfar gözyaşları döksün?!. Evet, memleketin başına gelen belaları kendi günahlarından bilen ve İslâm’ın devasa meselelerinin çözülemeyişinde kendi hissesini düşünüp müteessir olan kaç tane insan mevcut ise, işte o kadar hakiki mü’min var demektir şu yeryüzünde!..
Rivayetlere göre; belaların yağmur gibi yağdığı bir dönemde, Hak dostlarından Sâlim b. Kasım, büyük âlim Muhammed b. Mukâtil’i ziyaret ediyor. Ona “Ortalığı şiddetli bir felaket fırtınası kasıp kavuruyor; zelzeleler birbirini takip ediyor, fakr u zaruret insanların iflahını kesiyor. Sen imamımızsın; ne olur, Allah aşkına bize dua et!” diyor. O mütevazi insan, ancak şu mukabelede bulunuyor; “Ne kadar arzu ederdim, sizin helâkınızın sebebi ben olmayayım!.. Korkarım ki, o fırtına benim yüzümden esiyor; şu zelzele benden dolayı durmuyor; ilâhî rahmetin gelip size ulaşmasına benim günahlarım mâni oluyor!..”