İçeriğe geç

Bu açıdan, her mü’min, ümmet-i Muhammed’in bir uzvu olması yönüyle, kendisini her musibetten belli ölçüde mesul tutmalıdır. Bununla beraber mesuliyet noktasında her zaman şu ölçüye bağlı kalmalıdır: Eğer din-i mübîn-i İslâm ile alâkalı çeşitli dairelerde bir dahlim bulunsaydı ve söz sahibi olsaydım, çok rahatlıkla “Bugün İslâm coğrafyasında görülen olumsuzluklar ve ümmet-i Muhammed’le ilgili bütün terslikler benim yüzümden cereyan ediyor.” diyebilirdim. Fakat, ben o dairelerin hepsinde hâkim bir unsur değilim; dolayısıyla, ben öncelikle şöyle-böyle alâkadâr bulunduğum daireyle ilgili bir kısım olumsuzluklardan sorumluyum; kendi dairemde meydana gelen her menfi hâdiseye “Benim yüzümden” diye bakmalıyım; umumî musibetlere ise, “Benim de payım var!” düşüncesiyle yaklaşmalıyım.

Nitekim, Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Her birerleriniz râî (çoban) ve hepiniz elinizin altındakinden sorumlusunuz: Devlet reisi bir râî ve elinin altındakilerden sorumludur. Her fert, ehl ü ıyâlinin râîsidir ve raiyetinden mesuldür. Kadın, beyinin hanesinin râîsi ve gözetiminde olan şeylerden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının râîsi ve elinin altındakilerden mesuldür.”2 mealindeki hadis-i şerifi de bu ölçüyü nazara vermektedir.

Bu açıdan bakılınca, Hazreti Ömer Efendimiz, Allah Resûlü’nün halifesi ve bütün mü’minlerin emiridir; bu itibarla da, onun kendisini topyekün ümmetten sorumlu tutması tabiîdir. Devletin başındaki insan bütün halkın mesuliyetini uhdesine almıştır; herhangi bir kurumun ya da birimin idarecisi ise, bilhassa kendi dairesinden sorumludur. Herkes şahsî kusurlarının, özellikle kendi vazife ve sorumluluk dairesinde bir kısım menfi hâdiselere sebebiyet verebileceğine inanmalı, bundan korkmalı ve temkinli yaşamalıdır.

68