Bazı âyet-i kerimelerde rahmetin tebessümleri altında ikaz televvünlü bir iltifat sezilmektedir. Ortada bir hata ve günah yoktur; fakat, bir konuda “iyi” yakalanmışsa bile, her şeyin en güzeline layık olan Kâinatın Medar-ı İftiharı’na “en iyi” işaret edilmektedir; âdeta O’na “Sen hasen ile iktifa etmemeli ahseni bulmaya çalışmalısın!” denilmektedir.
Meselâ; Tebük seferine çıkılacağı esnada münafıklardan bir topluluk hiçbir özürleri olmadığı hâlde cihada katılmamak için izin istemişlerdi. Allah Resûlü pek çok maslahat gözeterek seksenden fazla münafığa izin vermişti. Bunun üzerine, “Hay Allah affedesi Nebi, niçin doğru söyleyenler iyice belli oluncaya ve yalancılar da meydana çıkıncaya kadar beklemedin de o münafıklara hemen izin verdin?”3 mealindeki âyet-i kerime nâzil olmuştu.
Bu hitapta, kat’iyen itap yoktur, sadece bir hatırlatma vardır; hatta güzele değil, her zaman en güzele layık olan Allah Resûlü, bu âyetle de yine en güzele irşad olunmaktadır; dolayısıyla, bir tebcil, takdir ve senâ dahi söz konusudur.
Allah Teâlâ dileseydi, daha o münafıklara izin vermeden Resûl-i Ekrem’i uyarırdı. Fakat, Cenâb-ı Hak, Kutlu Elçisine içtihat etme kabiliyet ve selâhiyeti vermişti; O da içtihat etmiş ve güzeli yakalamıştı. Ne var ki, Mevlâ-yı Müteâl, o en güzel kuluna haseni yakıştıramıyor, her zaman ahsenin peşinde olması gerektiğini belirtiyordu; en güzele değil de güzele temayül ettiği için O’nu rahmet ve iltifat ağırlıklı bir üslupla ikaz ediyordu. Bedir gazvesinde ele geçirilen esirlerin fidye karşılığında salıverilmelerinden sonra indirilen âyet-i kerimeler gibi diğer bazı ilâhî beyanlar da bu kabildendi.
Münkirlerin Kınamalarına Karşı
Dipnotlar
- 3 Tevbe sûresi, 9/43.