İçeriğe geç

Burada istidradî olarak başka bir hususa da değinmek istiyorum: Hz. Nuh’un: رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِر۪ينَ دَيَّارًا “Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma.”5 diye bedduada bulunması, her ne kadar yukarıda anlattığımız hususlara ters gelse veya öyle gözükse de, kat’iyen öyle değildir. Zira “itibar-i mâyekûn” kaidesince, yıllarca içinde peygamberlik vazifesini eda ettiği o toplumu çok iyi tanıyan Hz. Nuh, ihtimal bu konuda ilâhî muradı sezdikten veya murad-ı ilâhî kendisine bildirildikten sonra böyle bir duada bulunmuştu ki, enbiyâ-i izâmın genel ahlâkı bakımından bunun böyle yorumlanması daha uygun olacaktır.

Ayrıca bu ve bunun gibi kıssaların, hakikatlerine hamledilip edilmemesi açısından da üzerinde durulması icap ediyor. Evet bazılarının zannettiği gibi bu kıssalar kat’iyen sembol değildirler. Bunlar ayniyle gerçekleşmiş olaylardır ve Kur’ân olduğu gibi bize hikâye etmektedir.

İkinci olarak; Allah (celle celâluhu) bu vak’aları bize anlatmakla, kıyamete kadar devam edecek olan küllî bir kısım kanunların ucunu göstermektedir. Yani böylesi hâdiseler, Hz. Âdem ile başlamış ve dünyada insanoğlu adına tek bir fert kalıncaya kadar devam edecektir. Zaten Kur’ân’ın kullanmış olduğu malzemeye bakarsak, bunların hiçbir zaman ve mekâna tahsis edilmediğini görürüz. Zaten evrensel bir kitaptan beklenen de budur. Yalnız Kur’ân’a bu gözle bakabilmek için âyetleri hususî bir çerçevede izleyebilmeye ihtiyaç vardır. Hatta diyebiliriz ki, Kur’ân’dan hakkıyla istifade edebilmenin yegâne şartı da işte budur.

285