İçeriğe geç

İşte bütün bu esasları, zikrettiğimiz âyetin içinde bulmamız mümkündür. Bu da Kur’ân’ın lafzındaki cezalete ayrı bir örnek, ayrı bir delildir.

Şimdi, saydığımız hususları sırasıyla âyette takip etmeye çalışalım:

a) Malın hepsi değil, bir kısmı verilmelidir. مِمَّا’daki مِنْ “teb’iz” için olup, bir parça, az bir bölüm demektir. Dolayısıyla verilecek zekât, Allah’ın rızık olarak verdiğinden küçük bir parça olmalıdır.

b) Zekât, kişinin kendi helâl malından verilmelidir. رَزَقْنَاهُمْ’deki هُمْ zamiri buna işaret eder. Zira âyet “Kendilerine rızık olarak verdiğimizden infak ederler.” demektedir. Ali’den alınıp Veli’ye verilen kat’iyen zekât olmaz.

c) Minnet etmemek, başa kakmamak.

رَزَقْنَاهُمْ’deki نَا zamiri bize bu mânâyı fısıldar, yani “Rızkı veren Biziz, öyle ise hiç kimsenin o mevzuda, başkasına minnet edip başa kakmaya hakkı yoktur.” demektedir. Evet, toprağı, suyu, havayı, güneşi yaratan Allah’tır. Bunların varlığıyla neşv ü nemâ bulan tohumu da Allah yaratmıştır. Öyle ise insan neye mâliktir ki, mahsulün öşrünü veya zekâtını verirken, verdiği insana karşı gurur, kibir ifade eden tavırlara girsin ve karşı tarafa minnet etmeye kalksın.

d) Zekât, muhtaç olanlara verilmelidir. يُنْفِقُونَ ifadesi de buna işaret eder. Yani, kendisine zekât verilenler, bunun nafaka olduğunu unutmamalıdırlar.

e) Zekât, Allah için verilmelidir. Yine رَزَقْنَا ifadesi buna işaret eder, yani “Rızkı veren Benim, öyle ise infak da ancak Benim adıma olmalıdır.”

54