Allah Resûlü’nün, Hirakliyus’a gönderdiği mektupta şu ifadeler yer alıyordu: “İslâm’a gir, selamet bul.”19 Bunun mânâsı, “Seni şu korkunç dalgalar arasından sahil-i selamete ulaştıracak vapurun kaptanlığını Allah’a ve O’nun nebisi Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bırak. Yoksa kocaman dalgaların vermiş olduğu sıkıntılara maruz kalır, huzur ve itminana eremezsin.” demekti. Mektubun devamında ise, “Allah sana iki kat mükâfat verecektir.” denmektedir ki bu sözün idarecilere bakan ayrı bir hususiyeti vardır. Bu, idareci konumunda olan –bir aile reisinden bir bölgenin idarecisine, ondan devlet başkanına kadar– herkese tevcih edilmiş bir sözdür. Zira baştaki idareci Müslüman olursa, tebaa da ona uyacak ve böylece hem kendi Müslümanlığının hem de tebaasının mükâfatını alacaktır. Eğer o, yüz çevirir, Hakk’a karşı kulağını tıkarsa, idareci olduğu için başkalarının da küfür ve dalâlet içinde bocalamasına sebep olacağından kendi günahıyla birlikte onların günahını da yüklenmiş olacaktır.
5. Peygamberlere İtaatin Önemi
İnsan, kâinat üzerindeki araştırmalarıyla bir kısım bilgiler elde edebilir ve o bilgiler sayesinde ‘Bir yaratıcı vardır.’ diyebilir. Fakat bu sözüyle, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelmeden önce hayatını “hanîf”20 olarak devam ettiren Varaka İbn Nevfel ve Hz. Ömer’in amcazâdesi Zeyd’in düşüncelerinden ileri gidemez. Bu, bir bakıma toplu hâlde bir odada otururken kapının çalınması durumunda, ilk akla gelen şeyin, “kapının arkasında birilerinin olduğu” düşüncesi gibidir. İnsan, tokmağın vuruluşundan bir kısım çıkarımlar yapabilir; ritmik bir ses varsa şayet, “Bu, şuurlu bir varlıktır.” diyebilir. Zaten gözle görmeden aklın varabileceği sonuç da ancak bu kadardır. Kapının arkasındaki şeyi bilme adına söylenecek olan her ifade sonuçta tahminden öteye gidemez.