İçeriğe geç

İnsan, fıtratında hem hayvaniyetten hem de melekiyetten mânâlar taşır. Onun melekiyet yönünün inkişaf ettirilmesi ancak ibadetlere ağırlık verilip, hayvânî yönün köreltilmesiyle mümkündür. İbadetler, azalarla tekrar edilip içte duyulduğu nispette melekiyet yönü zuhur eder ve insan, kazandığı derecelerle mânevî olarak yükselmeye başlar. Bunun aksine olarak Allah’tan uzak ve dünyaya bağlı kalınarak eda edilen ibadetler, bir kısım formülleri icra etmeden ibaret kalır ve vicdanlardan lâhut âlemine açık bir menfez olma görevini ifa edemez. Neticede ise Allah’la münasebet geliştirilememiş ve insanın bu yanı güdük kalmış olur.

Kimin iç âlemine yönelik bir cehd ve gayreti varsa, onun için her zaman bir inkişaf söz konusudur. Bu bir Hindu, Brahman, Hıristiyan mistiği ya da başka biri olabilir, farketmez. O, günlerce yemeden-içmeden durabilir, aylarca şehevî duyguları aklına getirmeyebilir ve lâhut âleminden gelen esintilerle bir ömür geçirebilir. Ama bir Müslümanın bunu yapmasıyla bir başkasının yapması arasında –talep edilen şey itibarıyla– farklılık vardır. Müslüman, yaptığı her amelle bir mesafe alma yolundayken, diğerleri yerinde sayma ya da zıplayıp tekrar aynı yere düşme durumundadır. Onlar, hâsıl olan bir kısım iç müşâhedeler ile kendilerince mesafe aldıklarını zannederler. Fakat yaptıkları, bir kuyunun dibinde zıplayıp durmaktan başka bir şey ifade etmez. Dolayısıyla katedilen mesafe, ancak bir kuyunun boyu kadardır. Bundan maksat ise sükûnete erme, yoklukta huzura kavuşma, geçici de olsa ebedî yokluğun ızdırabından kurtulma ve ölüm ötesi hesabın ağırlığına çare aramadır.

31