Dinin, inanılması gereken tasavvurî ve itikadî bir boyutu olduğu gibi pratik hayata dökülmesi gereken bir de amelî yönü vardır. İman, İslâm’ın nazarî yönünü, ibadet ve muameleler ise amelî yönünü teşkil ederler. Fakat ameller imandan sonra gelir. Bu yönüyle pratiğe dökülecek olan esaslar, nazarî olarak inanılacak şeylerin bir takviyecisi konumundadır. Amelî hayat olmadan nazarî bir hayatın ayakta durması düşünülemez. Dursa bile uzun ömürlü olamaz. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, “İmansız İslâmiyet sebeb-i necat (kurtuluş sebebi) olmadığı gibi, İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat (kurtuluş vesilesi) olamaz.”32 İkisi de tek başına ne dünyevî ne de uhrevî hayata ışık tutamaz. Bu sebeple insan, nasıl inanıyorsa inandığı istikamette yaşamak ve ameliyle inancına payanda vurmak zorundadır. Bir insanın ameli olmadan akidesinin uzun zaman devam ettiğine kimse şahit olmamıştır. İman, ancak mescitlere devam, nefsi oruçla terbiye, gönülden –her çeşidiyle– cimriliğin atılması gibi yol ve metotlarla takviye edilir. Yine iman, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmakla güçlendirilir.
Hâsılı, erkân-ı İslâmiye adına ne varsa hepsi imanın sağında solunda, önünde arkasında bulunan birer payanda mahiyetindedir. Bu yönüyle ibadet ü taat, Allah’a inandığını söyleyen insanların, O’nun önünde bel kırıp boyun bükmelerini ifade eder. Zira inanan bir insanın, inanmayanlara karşı farkını ortaya koyması gerekir. O ancak, yaptığı ibadet ü taatle Allah’la münasebetini ortaya koymuş, O’na gerçekten inandığını ispat etmiş olur.