İçeriğe geç

Allah böylelerine nimet verdiğinde onlar nefsâniyetleri adına sevinir ve küstahlaşırlar. Buna mukabil, her bir olay ve hâdisede Allah’ın icraatını gören insanlar ise verilenlerin çehresinde O’nun inayetini okur ve şevk ü şükürle coşarlar. Bu coşma, onların içindeki inşirahtan öte bir zirveye ulaşır. Hatta bunlar arasında daha şuurlu olanlar, bu inşirah içinde uhrevî zevkler yudumlarlar. Onlar bu enginlikleriyle her an ayrı bir ubûdiyet buuduna geçer ve bununla ayrı bir zevk zemzemesine ererler. Buna mukabil, çıkış noktası yanlış olanlar, şevke ulaşmak şöyle dursun, kâbuslar yaşar, hatta –hafizanallah– bazen ye’se düşer, bazen de şımarıklığa girip firavunlaşırlar. Aksine, acz ü fakrı kuvvet ve gınâ kabul edenler “âcizim”, “fakirim” dedikleri aynı anda sultanlara taç giydirirler. Buna mukabil her şeyi kendinden bilenler ise tabiî olarak her şeyin sahibi olan Allah’a şükretmez, sultan olsalar dahi zilletle hep iki büklüm yaşarlar.

Bu itibarladır ki, günümüzde iman ve Kur’ân’a hizmet edenler kendilerini şükrün bütün çeşitlerini içine alan ibadete salmalı, hayat dantelâlarını hamd ü şükür atkılarıyla zenginleştirmeli ve zaman ve mekânın sahibine karşı hep arz-ı ubûdiyette bulunmalıdırlar. Aksine böyle yapmadıkları takdirde nimetlerin artması ölçüsünde –hafizanallah– nankörlüğe girer ve iç içe hüsranlar yaşarlar. Buna binaen bu iki gruptan birine güruh, diğerine kafile demek uygun olacaktır zannediyorum. Önlerinde Peygamber, hak yolunun yolcuları olan kafile-i mümtaze, birbirlerine destek olmak için bir araya gelmiş basiret insanlarıdır. Diğerlerine gelince onlara şuursuz bir kitle olduklarından basiretsiz kalabalıklar demek yerinde olacaktır.

47