İçeriğe geç

Nefs-i râziye: “Rabbimden razıyım.” deme mertebesidir ki, bu mertebede insan, Rabbinden hoşnut olmayı tabiî derinliği şeklinde duyar ve artık o, kendi murâdâtından vazgeçip Hakk’ın muradının itirazsız mümessili hâline gelir.

Nefs-i marziye: Hak rızasına mazhariyet zirvesidir ki bu mertebede insan, Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kendine has emâreleriyle duyup hisseder de âdeta mest ü mahmur yaşamaya durur.

Bunların ötesinde, bir de “nefs-i kâmile” veya “nefs-i sâfiye” denilen tabakalardan söz edilmektedir ki, bu nefis, enbiya-i izâma has, doğrudan doğruya Hakk’ı aksettiren, Hakk’ı gösteren ve Hakk’a götüren nefistir. Bu seviyedeki nefsi Kur’ân-ı Kerim’de açık bir şekilde görmesek de, zannediyorum Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu ifadelerle bize bu nefsi anlatmaktadır: “Herkesin bir nefsi vardır. Benim de bir nefsim var; ancak benim nefsim bana inkıyad etmiştir.” veya “Benim nefsim bana teslim olmuştur.”[1]

Şimdi bu mertebelerden her birerlerinin tahlilini salahiyetli kimselerin izahına havale ederek, biraz da soruda bahis mevzuu edilen insanın kendi kendini kınaması, levmetmesi mertebesiyle alâkalı nefs-i levvâme üzerinde duralım.

Nefs-i levvâmeden önceki nefis tabakası olan nefs-i emmâre, insanın boynuna taktığı gemle onu hep haram olan yerlerde gezdirir, varılması caiz olmayan eğri-büğrü yollara sevk eder, söylenmemesi gerekli olan şeyleri söylettirir, dinlenmemesi gerekli olan şeyleri dinlettirir, uzanmaması gerekli olan hususlara el uzattırır, düşünülmesi memnu olan, en azından hayalin fıskına vesile olabilecek noktalarda insanı olumsuz düşüncelere sevk edip onun hayalini fıskla kirletir. Sonra devamla hayalin fıskı, ruhun fıskına inklâp eder ve sonuç itibariyle de insan bir fâsık olup çıkar.

184