Tuğrul Bey, halife el-Kâim’in huzuruna edeple girmişti ki; o, İslâm’ın izzetini koruyan bir kumandan olarak buna hiç de mecbur değildi. Ama o kendine yaraşır bir ciddiyet içinde bu vazifeyi deruhte etmişti; etmişti çünkü karşısındaki zatta Efendimiz’in cübbesi ve sarığı vardı. Bundan dolayı da Halifeyi makamında ziyaret ederken belini kırarak, boynunu bükerek onun huzuruna girmişti; girmiş ve Efendimiz’e ait bir emanetin müdafaası hususunda kendisine düşen vazife varsa onları yerine getirmeye hazır olduğunu söylemişti. Halife şahsen yine el-Kâim’di ama, hilâfeti muhafaza eden, onun bayraktarı ve kumandanı Tuğrul Bey’di. Osmanlı’nın baş tacı ettiği husus da aynı husustu.
Evet, Osman Gazi de bir baştan bir başa Anadolu’yu katedip Söğüt civarında bir yere yerleştiğinde yine İslâm’ın bayraktarıydı. Onun Müslümanlara karşı olumsuz hiçbir tavrı ve vaziyeti olmamıştı. Anadolu’da beyler vardı, bu beyler arasında bozulma ve çözülmeler vardı. Oraya yönelmek mümkünken o, nazarını Bizans üzerine dikmişti.. ve aslında bunda öylesine müthiş jeopolitik bir felsefe vardı ki, daha sonra gelecek cihan imparatorları ve hükümdarlarının akılları buna yetmese de bu çok önemli bir tavırdı. Osman Bey, babasından aldığı vasiyet, kayınpederi ve şeyhi Edebâlî’den aldığı ders ve kendi müthiş dirayet, kiyaset ve cesaretiyle her zaman çok itinalı ve temkinli hareket ediyordu. O, karşısında zâlim ve mütecavizler olursa Müslümanların kendisiyle birleşeceğini ve böylece dış dünya karşısında güçlü olunacağını düşünüyordu. Bunun için de hedef olarak köhneleşmiş Bizans’ı seçmişti. Evet o, mü’minlere sataşmıyor, onlar arasında sürtüşme ve vuruşmaya girmiyordu.