İçeriğe geç

Bu bakımdan zamanımızda, O’nun yolunda olmanın neticesi, hizmet veren mü’minler, çok büyük ve önemli bir hizmetin altında bulunduklarının şuurunda olmalıdırlar. Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden niyaz ederiz ki yolunda koşturan kardeşlerimizin iştiyakını –daha önceki yıllardaki gibi– coştursun, onları ve bizleri Efendimiz’in davasına, daire-i kudsiyesine yeni hizmetler etme imkânı ve şerefiyle bizleri şerefyâb kılsın. Zira O’nun yolunda olmanın aşk, şevk ve coşkusu kazanılıp belli bir seviyeye geldikten sonra, ihlâs ve samimiyet aynı coşku ve heyecan içinde korunamaz ve aynı tempoda hareket edilemezse, en azından mevcut muhafaza edilemediğinden bu emanet alınıp bir başkasına verilebilir. Bu, Allah’ın değişmez kanunudur. Evet, âdet-i ilâhî hep böyle cereyan etmiştir. O yüzden koşturmanın yanı başında refüze olmamak ve dışarıya itilmemek için her zaman O’nun dergâh-ı ulûhiyetine teveccüh edip dua dua yalvarmak gerekir.

Ben –ihtimal– kendi hesabıma biraz konuşacağım; fakir, cami kürsüsünde yaptığım mev’izelerde benden beklenen fonksiyonu eda edemediğimden, kürsünün elimden alındığı kanaatini taşıyorum. Bu hususta tek tesellim de, Cenâb-ı Hakk’ın bana daha küçük dairelerde, daha değişik şekillerde kardeşlerimle, belki daha hızlı, yeni hizmet imkânları verip beni bir kez daha imtihan etmiş olmasıdır. Bu imtihanı da, takdir, teklif ve ihsan buyurulan lütufları değerlendirdiğimiz nispette kazanabileceğimizi ümit ediyoruz. Ancak her zaman böyle olursa, Cenâb-ı Hakk’ın bizi refüze etmeyeceğini O’nun engin rahmetinden bekleyebiliriz...

Buradan, bana sorulmamış bir mesele içinde bir girizgâh bularak girmek istediğim bir başka mevzu daha var. Bu hizmete başlayan ilk kimseler arasında öyle bir uhuvvet vardı ki, dıştan gelip bu mü’min kardeşlerimizin arasındaki kardeşliği görenler hayretlerini saklayamaz ve şöyle derlerdi: “Aman Allahım! Bu ne uhuvvet, bu ne kardeşlik!”

59