Vahşî, bir sahabi şuuru içinde Allah Resûlü’nün bu ricasına ve emrine asla muhalefet etmedi. Daima Allah Resûlü’nden uzakta durdu ve O’na görünmemeye çalıştı.198 Ancak, her dakika ve her saniyesi de, Allah Resûlü’nden gelecek ikinci bir daveti beklemekle geçti. O, bir direğin arkasından Allah Resûlü’ne bakıyor, O’nun bakışını yakalamaya çalışıyor ve kendi kendine, “Acaba!” diyordu, bir gün gelir de bana: “Artık görünebilirsin.” der mi? Vahşî, o mutlu günü bekleyedursun, bir gün kendisine o müthiş ve acı haber ulaştı. Allah Resûlü, gurûb edip aramızdan ayrılmıştı. Vahşî, beyninden vurulmuşa döndü. Zira artık, kendisinin çağrılacağına dair hiçbir ümidi kalmamıştı.
Vahşî’nin bundan sonraki günleri hep günahına keffaret aramakla geçecekti. Nihayet Yemâme harbi patlak verdi. Derhal Halid’in ordusuna girdi ve Yemâme’ye yollandı. Bu, onun için kaçırılmaması gereken bir fırsattı. İslâm’ın en büyük bahadırlarından birini öldürmüş, bir günaha girmişti. Her ne kadar o günah affolsa bile, Vahşî’nin vicdanı, o günahın tesiriyle Cehennem gibi yanıyordu. Şimdi onun karşısında bir fırsat vardı: İslâm’ın en büyük düşmanı Müseylime’nin halledilmesi.